Ezoterizm ve Gizemcilik

WWW.ASTROSET.COM

HERMETİK ÖĞRETİ’DE İNİSİYASYON - 5

Hermetik Mabetlerde İnisiyasyon

  Menfis Mabetlerinde Hermetik inisiyasyona aday olmak isteyenler önce bir iç avlunun dev sütunlu giriş bölümüne götürülmekteydi. Bu sütunlar kudretleriyle ve saflıklarıyla güneşin Kutsal Emanet Sandığı’nı (yani, Osiris Mabedini ayakta tutan dev lotüsleri) andırmaktaydı. Yanına başrahip yaklaşmaktaydı. Onun yüz hatlarındaki haşmet ve sükunet, gizemli bir görünüm arz eden, ama deruni bir ışıkla ışıldayan o gözler, hevesli yabancıyı kaygılandırmaya   yetmekteydi. O bakışlar, yabancının kalbine birer matkap gibi işlemekteydi. Daha bu ilk karşılaşmada, yabancı; kendisinden hiçbir şey saklanamayacak bir kimseyle karşı karşıya bulunduğunu derhal anlamaktaydı.

  Osiris rahibi ona; doğum yeri, ailesi ve eğitim gördüğü mabet konusunda çeşitli sorular yöneltmekteydi. Bu kısa sınav sonunda sırlar öğretisine katılmaya layık olmadığı sonucuna varmışsa ona, sessiz fakat kararlı bir jest ile kapıyı göstermekteydi ama hevesli yabancıda samimi bir hakikat arzusunun bulunduğunu saptamışsa; o zaman ona,  kendisini izlemesini söylemekteydi. Her ikisi birlikte sütunlu giriş bölümlerinden ve iç avlulardan geçip, her iki yanı kayalık olan, dikili taşlar ve sfenkslerle donatılmış bulunan üstü açık bir yolu izleyerek küçük bir mabede varmaktaydılar.

  Bu mabet, yer altı mahzenlerine giriş kapısı olma hüviyetine sahip, ana kapısı normal boyda bir İsis heykeliyle maskelenmiş durumda bir yapıydı. Tanrıça İsis, kucağında kapalı bir kitap olduğu halde, yere oturmuş meditasyon ve murakabe yapar vaziyetteydi. İsis’in yüzü peçeliydi ve heykelin alt bölümünde şu satırlar dikkati çekmekteydi:

“Benim peçemi hiçbir ölümlü kaldıramamıştır.”

  “İşte okült sunağın antresi burasıdır.” demekteydi baş rahip ve devamla, “Şu iki sütuna bak;
kırmızısı varlığın, Osiris’in ışınına doğru tırmanışını, siyahı da mabedin içine hapsoluşunu temsil etmektedir. Bu düşüş, mahvoluşa kadar varabilir. Bizim bilimimize ve doktrinimize ulaşmayı başarmış kişi yaşamını bu şekilde ortaya koymuş olur. Zaaf sahibinin ya da kötü kimsenin elde edeceği şey çıldırma ya da ölümdür. Güçlüleri ve iyileri bekleyen nimet ise yaşam ve ölümsüzlüktür. Bu kapıdan nice ihtiyatsız kişi içeriye girmiştir ama dışarıya canlı çıkamamıştır. Orası, gözü pekleri ortaya çıkaran bir uçurumdur. Öyleyse iyice düşün taşın ve karşılaşacağın tehlikeleri gözünün önüne getir; cesaret edemiyorsan, denemekten vazgeç. Çünkü bu kapı senin üzerine bir kez kapanınca, bir daha açılmaz, geri dönüş yoktur.”

  Eğer aday ısrarla “Evet.” demişse; o taktirde, baş rahip onu dış avluya götürüp, oradaki hizmetkarlara teslim  etmekteydi. Yabancı kişi  orada bir hafta boyunca en basit ve en gösterişsiz işlerde ilahi dinleyerek ve arınma pratikleri uygulayarak çalışmak zorundaydı. Ayrıca, mutlak bir sessizlik içinde bulunmaya da mecburdu. 

İnisiyasyon başlıyor

  Sınav akşamı gelip çatınca, iki şakirt (çömez) gelip, adayı okült sunağın kapısına götürmekteydi. Birlikte girdikleri bu yer, hiçbir çıkış deliği olmayan karanlık bir holdü. Bu holün her iki yanında, meşalenin ışığı yardımıyla görülebilen ve oralardan geçene, sanki alaylı alaylı bakan insan vücutlu; aslan, boğa, yırtıcı kuş ve yılan başlı heykeller birer sıra halinde dizilmişlerdi. Bir tek söz söylenmeden kat edilen bu yolun sonunda, yüzleri birbirine dönük bir halde ayakta duran bir mumya ile bir iskelet yer almaktaydı. Şakirtler adaya, dilsizlere özgü bir el hareketiyle; karşısındaki duvarda  bulunan bir deliği göstermekteydiler. Burası, içinde ancak sürünülerek yürünebilecek kadar alçak bir geçitti.

  O gizemli deliğin ağzında şakirtlerden biri, “Hala geri dönebilirsin...” demeye çalışıyordu el kol hareketleriyle ve devamla; “Sunağın kapısı henüz kapanmış değil, ama daha hala arzuluysan, bu delikten geçip geri dönmemecesine yola devam etmek durumundasın.”  Aday da tüm cesaretini toplayarak, “Devam ediyorum.” demekteydi. Bunun üzerine refakatçı şakirtler adaya, titrek bir alevle yanmaya çalışan bir lamba verip, geldikleri yoldan geri dönmekte ve sunağın kapısını büyük bir gürültüyle kapayarak, günlük yaşamlarına dalmaktaydılar.

  Artık tereddüte yer yoktu; geriye, delikten geçip, zifir karanlık aralığa dalmak kalıyordu. Aday, elindeki lambanın cılız ışığında zorlukla süründüğü sırada, mahzenin derinliklerinden gelen bir ses şu sözleri söylemekteydi: “Bilime ve kudrete göz diken akılsızlar burada telef olup giderler.” Harika bir akustik sayesinde bu söz aralıklı yankılar halinde 7 kez yinelenmekteydi. Bu tehdite rağmen ilerlemek gerekiyordu. Gerçi aralık genişlemekteydi, ama bu kez de gitgide dikleşerek inen bir yokuş halini almaktaydı. Gözü pek yolcu; sonunda kendini, dibinde bir delik bulunan huni şekilli bir çukurun karşısında bulmaktaydı. Aşağılara doğru sarkıtılmış demir bir merdivenden inen aday, son basamağa varınca bu kez de korkunç bir kuyuyla karşı karşıya kalmaktaydı.

  Titreyen eliyle sımsıkı tutmaya çalıştığı neft lambasının ölgün ışığı o karanlığın içinde elbette ki yetersiz kalmaktaydı. Ne yapmalıydı? Yukarıya tekrar tırmanıp, geldiği yoldan yürüyerek kurtulması da olası değildi. Altında ise, onu korkunç karanlıklar beklemekteydi. Bu zor durumda gözüne, sol tarafındaki bir yarık takılmaktaydı. Bir eliyle demir merdivene, öteki eliyle de lambaya yapışmış bir halde çevresine bakınırken, bu yarıktaki basamakları fark etmekteydi. Bir merdiven! Kurtuluş yolu!
  Kendini derhal o yöne atıp, basamakları çıkmaya başlamakta ve böylece uçurumdan kurtulmuş olmaktaydı. Merdiven, yukarılara doğru, kayayı delip geçen bir vida gibi spiral bir gidişle tırmanmaktaydı. Hakikat yolcusu adayı; en sonunda kendini, dev heykel sütunlarla desteklenmiş geniş bir dehlize bakan bronz bir parmaklığın önünde bulmaktaydı. Duvarlarda, aralıklı olarak iki sıra halinde dizilmiş simgesel freskler dikkati çekmekteydi. Bu dehlizin her iki kenarında, güzel heykel sütunların ellerinde bulunan lambalar yardımıyla aydınlatılmış olan on birer adet fresk vardı.

  Parmaklığa, adaya Pastofor (kutsal simge muhafızı) diye adlandırılan bir rahip çıkmakta ve onu şefkat dolu bir tebessümle karşılamaktaydı. Birinci sınavı başarıyla bitirdiği için kutlayıp, ona galerideki kutsal resimlerin anlamlarını anlatmaktaydı. Bu resimleri hepsinin altında bir harf ve bir sayı bulunuyordu. Mevcut 22 simge, 22 temel sırrı temsil etmekte ve okült bilimin alfabesini oluşturmaktaydı; yani, irade gücüyle uygulandıklarında, her türlü bilgeliğe ve her türlü kudrete hayat veren mutlak ilkeleri, evrensel anahtarları oluşturmaktaydı. Bu ilkeler; hafızaya, kutsal dildeki harflerin ve bu harflere bağlı bulunan sayıların karşılıkları olarak nakşedilmekteydi. Bu dilde her harf ve her sayı; ilahi alemde, entelektüel alemde ve fizik alemde yankıları olan 3 ögeli bir yasayı ifade etmekteydi. Lirin bir teline dokunan parmak, gamdaki bir notayı nasıl çınlatıyor ve ayrıca da  öteki notalarda nasıl titreşimlere yol açıyor idiyse; aynı şekilde, bir sayının içerdiği tüm gizil güçleri hayranlıkla izleyen zihin ile bir harfi kendi düzeyinin şuuruyla telaffuz eden ses de, birlikte, her üç alemde de  yankılanan bir güce hayat vermekteydi.

  Buna göre, 1 sayısına karşılık gelen “A” harfi, ilahi alemde; kendisinden tüm varlıkların sadır olduğu Mutlak Varlık’ı, entelektüel alemde sayıların birliğini, kaynağını ve sentezini, fizik alemde ise güç ve yeteneklerin gelişip büyümesi sayesinde sonsuzluğun eş merkezli kürelerine kadar yükselen rölatif varlıkların zirvesini, yani insanı ifade etmekteydi. 1 no’lu sır, Mısırlılar’da, elinde asa ve başında altın taç taşıyan beyaz giysili bir maj ile temsil edilmekteydi. Beyaz giysi arılığı, asa buyruğu, taç da evrensel ışığı ifade etmekteydi. (Bknz. Astroset-Semboller- A Harfi)

  Rahip adayı, duyduğu bu gizemli ve yeni şeyleri henüz anlayacak durumda değildi. Tanrılara özgü o sakin ve ciddi tavırla kendisini süzen o güzel resimlerin karşısında Pastofor’un söylediği sözlerin etkisiyle gözlerinin önüne, bilmediği perspektifler açılmaktaydı. Bu resimlerin her birinin gerisinde yer alıp da birden zuhur edivermiş olan düşünce ve imaj dizisini parıltılar halinde fark etmeye başlamaktaydı. Gizemli nedenler zinciri yardımıyla dünyanın içini tasarlamak ilk kez aklına gelmekteydi. Böylece harften harfe, sayıdan sayıya sıçraya sıçraya öğretmen öğrencisine sırların anlamını anlatmakta ve onu İsis Urani aracılığıyla Osiris’in arabasına, yıldırım isabet etmiş kule aracılığıyla da alev alev yanan parlak yıldıza ve en sonunda da majların tacına ulaştırmaktaydı.
  “Şunu bil ki” demekteydi Pastofor, “bu taç, hakikati tezahür ettirmek ve adaleti uygulamak üzere Tanrı’yla birleşen İlahi Kudret’in  varlıklar ile eşya üzerindeki etkisine bu hayattan itibaren katılan her iradeyi temsil eder. Bu hali de, özgürlüğe varmış ruhların ebedi ölümüdür”. Mürşidin sözlerini dinlerken, adayın içini hayret, korku ve hayranlık kaplamaktaydı. Sunağın sunduğu ilk parıltılar bunlardı. Hayal meyal görür gibi olduğu hakikat; ona, ilahi bir anın şafağı gibi görünmeye başlamaktaydı.

  Konuşmasını bitirdikten sonra, Pastofor, ucunda harlı bir ateşin çıtır çıtır yandığı dar ve uzun bir kubbenin altına açılan  bir kapıyı açmaktaydı. Bunun üzerine aday ürpererek, “Ama bu ölüm ..” diye mırıldanmaktan kendini alamadı ve rehberine korkulu bir ifadeyle bakmaktaydı. Pastafor da yanıt olarak, “Oğlum, ölüm ancak gelişmemiş varlıkları dehşete düşürür. Bir zamanlar ben de bu ateşin üzerinden geçtim, hem de gül bahçesinden geçer gibi...”  Bu sözün hemen ardından, adayın üzerine sırlar galerisinin bu parmaklığı da kapanıvermekteydi.

  Aday, ürke ürke yanına kadar geldiği ateşin gerçek ateş değil; tel kafesler üzerine beşli kümeler halinde dizili ve birbirine geçmeli odunlardan oluşma optik bir illüzyondan ibaret bir şey olduğunu farketmekte gecikmedi. Bu yığının ortasında bırakılmış olan dar patikayı izleyip öte tarafa kolayca geçmekteydi. Adayın atlattığı bu ateş sınavından sonra, bu kez sıradaki sınav su sınavıydı. Aday bu kez, gerisindeki ateş odasında yanmakta olan yapay ateşin aydınlığında siyah renkli durgun bir sudan geçmeye mecbur edilmekteydi. Bu sınavı da atlatmış olan ama hala daha ürpertiler içinde bulunan adayı iki asistan alıp; içinde, kubbenin tavanına asılı bir lambanın solgun ışığıyla esrarlı bir şekilde aydınlatılmış olan yumuşak bir yatağın yer aldığı loş bir mağaraya götürmekteydi. Yardımcılar orada onu kurulamakta, vücuduna güzel kokular sürmekte, ona ince keten elbise giydirmekte ve sonra da  “Burada dinlen ve baş rahibi bekle.” diyerek çekip gitmekteydiler.  

  Yorgunluktan perişan halde bulunan aday, kendini yatağın üzerine bırakıvermekteydi. Heyecanla dolu dakikalardan sonra, bu sükunet onu elbette ki mest etmekteydi. Dehlizde gördüğü kutsal resimler, o acayip figürler, sfenksler, heykel sütunlar bir bir gözlerinin önünden geçmekteydi. Ama bu resimlerden biri ona niçin bir halüsinasyon gibi görünüp durmaktaydı?  İki sütun arasında ekseninden asılı vaziyetteki bir tekerlekle temsil edilen o ‘X’ sırrı inatla gözünün önünde niçin canlanıp duruyordu acaba? Bir yanında, bir delikanlı kadar yakışıklı olan iyilik meleği Hermanubis; öteki yanında da, kendini baş aşağı vaziyette uçuruma bırakılan kötülük meleği olan Tifon (tufan-tayfun). Ayrıca, bunların her ikisinin de arasında ve tekerleğin tepesinde oturan kılıçlı bir sfenks.

  Bu arada, mağaranın diplerinden geliyormuş izlenimini veren insanı tahrik edici bir müzik sesi ise adayın zihninde oluşan bu imajları bir anda silip atmaktaydı. Bu sesler, yürek karartıcı ve dokunaklı bir bitkinliği tasvir eden hafif ve betimlenmesi olanaksız seslerdi. Harp titreşimlerinin, fülüt seslerinin, soluk soluğa kalmış birinin nefeslerini andırır seslerin de karıştığı madeni bir çınlama sesi kulaklarını tırmalamaktaydı. Ateşten bir hayalin içine gömülmüş olan aday, gözlerini kapamakta ve tekrar açtığında ise yatağının biraz ötesinde, insanı bir bakışta allak bullak edecek ve baştan çıkaracak kadar güzel bir görüntü belirmekteydi. Bu, erguvan renginde bir tüle bürünmüş, boynunda muskası olan ve Militta rahibelerine benzeyen Sudanlı bir kadındı; sol elinde güllerle taçlandırılmış bir kupa tutmakta ve adaya özlemle bakmaktaydı. Bu kadın, dişi bir hayvanın tüm güçlerine taş çıkaracak bir cinselliğe sahip bir Sudanlı esmerdi. Çıkık elmacık kemikleri, geniş burun delikleri, kırmızı ve nefis bir meyve misali etli dolgun dudakları ve alaca karanlıkta parlamakta olan gözleri ile adayı fazlasıyla cezbetmişti.

  Aday, ilk cazibe şokunu atlattıktan sonra, şaşkınlık içinde birden ayağa fırlamakta ve ne yapacağını bilemeden ellerini göğsüne bastırıp, öylece kalakalmaktaydı. Ama köle kadın ağır adımlarla ayaklaşmakta ve gözlerini yere indirerek hafif ama hala cezbedici ve tahrik edici bir sesle şunları söylemekteydi: “Yakışıklı yabancı, benden korkuyor musun? Sana galiplerin ödülünü, mutluluk kupasını getirdim; al iç, yorgunluğunu giderir.” 
  Aday, tereddüt içinde yalpalayıp dururken; kadın,  sanki yorulmuş gibi, yatağın kenarına oturmakta ve hala yalvaran aldatıcı gözlerle adaya bakmaktaydı. O etli dudakların üzerine eğilenin, o bronzlaşmış omuzlardan çevreye yayılan mis gibi kokulara kendisini kaptıranın  vay haline vay haline... Elini kadının eline sürdüğü ve dudaklarını o kupada ıslattığı anda, iş çığırından çıkıvermekte ve aday kendini sarmaş dolaş halde yatakta bulmaktaydı. Ama olan olduktan ve vahşi arzusunu doyurduktan sonra, daha önce içtiği sıvı, adayı derin bir uykuya sevk etmekteydi. Uyanınca ise, kendisini yapayalnız ve kaygılar içinde bulmaktaydı.

  Karmakarışık yatağı aydınlatan kasvetli lamba ışığının altında ayakta duran bir adam takılmaktaydı gözüne. Bu adam baş rahipti ve kendisine, bilge kişilere özgü bir tonlamayla şöyle hitap etmekteydi:
 
”İlk sınavları başarıyla atlattın. Ölüme, ateşe ve suya galip geldin ama kendine galip gelmeyi başaramadın. Marifet ehli olmak için can atan sen,  duyulara ilişkin ilk sınavda bile başarısızlığa uğradın ve madde uçurumuna yuvarlandın. Duyularının esiri olan kişi karanlıklarda yaşar. Sen karanlıkları ışığa yeğledin; öyleyse karanlıklarda kal da gör halini. Karşı karşıya bulunduğun tehlikelerden daha önce sana söz etmiş ve seni uyarmıştım. Sen yaşamını kurtardın ama özgürlüğünü yitirdin; mabedin tutsağı olarak ölünceye kadar burada kalacaksın...”

  Eğer aday, aksine hareket ederek, köle kadının uzattığı kupayı elinin tersiyle iterek, kadını defetseydi, o taktirde; ellerinde meşalelerle on iki asistan gelip onu alacaklar ve de yarım daire oluşturacak şekilde dizilmiş ve beyaz giysiler giyinmiş olan majların hazır bekledikleri İsis Sunağı’na görkemli bir şekilde adayı alıp götüreceklerdi. Şahane bir şekilde aydınlatılmış olan mabedin dibinde, göğsünde altın bir gül ile, başında yedi ışınlı bir taç bulunan dev bir heykel yer almaktaydı. Bu, kucağında oğlu Horus’la birlikte İsis heykeliydi. İsis Tanrıça’nın önünde duran erguvan renk giysili baş rahip, orada inisiye adayını karşılamakta ve ona sır saklayacağına ve iteatkar davranacağına dair yemin ettirmekteydi. Yemin sırasında rahip adayı; bu arada, en korkunç beddualarla tehdit edilmekteydi. Böylece onu, meclis adına, kardeş ve müstakbel inisiye olarak selamlamaktaydı. Aday, bu yüce mürşitlerin önünde bulunduğu sırada, kendini tanrıların huzurundaymış gibi hissetmekteydi. Böylece kendisini kanıtlamış olan aday, hakikat ehlinin arasına katılmak üzere ilk adımını atmış olmaktaydı.

  Böylece aday, bu kadar çetin sınavdan sonra bile inisiyasyonun ancak eşiğine basabilmiş olmaktaydı. Bu ilk basamak, yıllarca sürecek çıraklık ve eğitim döneminin ilk basamağıydı. Bu uzun ve meşakkatli çıraklık dönemi sırasında amaç, “hedefi bilmek” değil, “hedefin kendisi olmak”tı. Başka bir deyişle, suni ihtiyaçları “terk yoluyla güç kazanmak ve sadeleşmek”ti.
  Kadim bilgeler, insanın; hakikatte, ancak ve ancak hakikati öz varlığının bir parçası haline getirdiği, yani onu “ruhunun kendiliğinden eylemi” haline getirdiği taktirde erişebileceğine inanmaktaydılar. Ama bu derinlemesine özümleme işleminin öğrenci tarafından yapılması gerekiyordu.
  Mürşitler ona yardım etmemekteydiler; bu yüzden de o, öğretmenlerinin bu soğukluğuna ve bu kaygısızlığına şaşıp kalmaktaydı. Sürekli olarak gözetim altında tutulmakta; sert kurallara uymaya zorlanmakta ve ondan mutlak bir itaat istenmekteydi. Ama buna rağmen, ona ancak pek sınırlı bazı açıklamalarda bulunulmaktaydı. Endişelerinin ve sorularının yanıtı hep şu cümlede olmaktaydı: “Bekle ve çalış...” Bu yanıtı her alışında, içinde; aniden baş kaldırma arzusu, üzüntü ve kuşku uyanıvermekteydi.
  Cüretkar üçkağıtçıların ya da kara maji ehlinin kulu kölesi mi olmuştu acaba? İradesine hükmederek onu rezilce işlerde mi kullanacaklardı? Hakikat silinip gitmiş, tanrılar onu sanki terk etmişti, tek başınaydı ve mabedin mahkumuydu artık. Hakikat ona bir sfenks figürü halinde görünmüştü. Şimdi ise sfenks ona şunu söyler olmuştu: “Ben kuşkuluyum
  Şimdi bu kadın başlı, aslan pençeli ve kartal kanatlı hayvan onu alıp, çöllerde mahvetmeye çabalıyordu sanki... Bereket versin ki, bu kabusları yatışma ve ilahi İçe doğuş saatleri izlemekteydi. Mabede girebilmek için maruz bırakıldığı çetin sınavların simgesel anlamlarını işete bu anlarda anlayıp kavramaktaydı.

  Ama ne yazık ki, içine düşmekten kıl payı kurtulduğu kapkaranlık uçurum bile şu, ne olduğu bir türlü anlaşılamaz nitelikli hakikat uçurumunun yanında daha aydınlık kalmaktaydı. İçinden geçtiği o ateş bile, ona; içini yakıp kavuran şu ihtiraslardan daha az korkunç görünmekte ve içine atlamak zorunda kaldığı o soğuk ve karanlık su bile ona, içini doldurup, kendisini sıkboğaz eden şu kuşkudan daha az soğuk gelmekteydi. Sınav gecesi yer altı mahzeninde kendisine anlamı açıklanmış olan ve yirmi iki sırrı betimleyen o aynı kutsal resimler bu kez, mabedin bir salonunda iki sıra halinde yeniden karşısına çıkmaktaydı.

  Okült bilimin eşiğindeyken, ancak hayal meyal sezinlenebilen bu sırlar aslında teolojinin ana sütunlarını oluşturmaktaydı. Onları anlayıp kavrayabilmek için inisiyasyonun tamamını kat etmek gerekiyordu. O günden beri mürşitlerin  hiç biri ona tek bir kelime bile söylememişti. Sadece bu salonda gezinip, bu resimler üzerinde derin derin düşünmesine izin verilmişti. Orada saatlerce tek başına kalmaktaydı. Bunu yaparken, önce iç varlığının derinliklerine inmekte, ardından da dünya bağlarını koparıp, eşyanın yukarılarında süzülerek uçmaya başlamaktaydı. Arada sırada majlardan birine şu soruyu yöneltmekteydi: “İsis’in gülünü koklamama ve Osiris’in ışığını izlememe bir gün izin verilecek mi?” Aldığı yanıt da şöyle olmaktaydı: “ Bu bize bağlı bir şey değil. Hakikat kendini teslim etmez. İnsan onu ya kendinde bulur ya da hiç bulamaz. Biz seni adept (el almış, uygulamaya izinli ve sırları bilen kişi) yapamayız; onu kendi kendine elde etmek zorundasın. Lotüs suyun dibinde yetişir ama suyun yüzeyine ulaşması çok uzun bir zamanı gerektirir. İlahi çiçeği açtıracağım diye acele etme. Olacağı varsa, bir gün elbet olacaktır. Çalış ve dua et.”

  Bu yanıt üzerine çırak, buruk bir sevinç içinde tekrar derslerine ve meditasyonlarına  dönmekteydi. Varlıkların varlığına ait bir nefesi andıran bu sessizliğin yüce ve hoş cazibesinin tadını çıkarırken, aylar ayları ve yıllar yılları kovalamaktaydı. Mürit, kendinde gerçek bir başkalaşımın cereyan edişine tanık olmaktaydı. Bir zamanlar gençliğinin  başına üşüşmüş olan ihtiraslar ondan gölgeler gibi uzaklaşmaya başlamakta; onu şimdi sarıp sarmalamış bulunan  düşünceler ise ona ölümsüz dostlar gibi tebessüm etmekteydiler. Zaman zaman dünyasal benliğin batmakta, onun yerini almak üzere gelişen daha arı ve daha eterik bir benliğin ise doğmakta olduğunu hissetmekteydi. Bu duygunun etkisiyle; içinden, gidip kapalı sunağın basmaklarında el pençe divan durmak ve hatta secdeye varmak geliyordu. Onda artık baş kaldırma arzusu da, herhangi bir heves ya da özlem de kalmamakataydı. Ruhunu tam anlamıyla Tanrı’ya havale edişten, hakikat yoluna feda edişten başka her şey silinip gitmekteydi.

  Dua ederken, şunları söyler hale gelmekteydi: “Ey İsis, mademki ruhum senin göz yaşlarından bir damladır, öyleyse öteki ruhların üzerine varsın çiy halinde damlasın ve öldüğüm sırada onların hoş kokusunun sana doğru yükseldiğini duyayım. İşte kendimi Tanrı yolunda fedaya hazırım.”

  Çırak inisiye sessizlik içinde ettiği duasının ardından, yarı vecd hali içine düşmüş olan mürid, yerden bitmiş bir vizyon misali, yanında beliriveren baş rahip ile göz göze gelmekteydi. Sanki mürşid, müridinin tüm düşüncelerini okuyor ve onun iç hayatında cereyan eden dramı biliyor gibiydi...  “Oğlum diyordu mürşid tok bir ses tonuyla, “hakikatin ifşa edileceği zaman yakındır. Sen onu, kendi benliğinin derinliklerine indiğin ve orada ilahi hayatı tanıdığın zaman, zaten hissetmiştin. İnisiyelere ait yüce meclise artık katılabileceksin. Kalbinin temizliği, hakikate karşı olan aşkın ve terk yolundaki başarın sayesinde bunu hak etmiş durumdasın. Ama ölmeden ve ardından da tekrar doğmadan, Osiris’in eşiğinden içeri kimse gidememiştir. Mahzende sana refakat edeceğiz. Sakın korkma; çünkü sen artık bizim kardeşimizsin.”

  Alaca karanlıkta, Osiris’in rahipleri, ellerinde meşaleler olduğu halde, yeni adepti(çırak inisiyeyi) sfenkslerin üzerine oturtulmuş vaziyetteki dört direk ile desteklenmiş olan alçak tavanlı bir mahzene götürmekteydiler. Bir köşede, mermerden yapılma üstü açık ve oymalı bir mezar bulunmaktaydı. “Hiç kimse diyordu baş rahip; “ölümden kaçamaz. Her canlı ölmekle ve sonra tekrar doğmakla yükümlüdür. Bu yaşamından itibaren Osiris’in ışığına katılabilmesi için çırak inisiyenin canlı canlı mezara girmesi germektedir. Haydi bakalım, gir şu mezara ve ışığı bekle. Bu gece büyük korkunun kapısından geçecek ve Sahib-i Tasarruflar’ın eşiğine ulaşacaksın...”

  Çırak inisiye mezara uzanmakta ve baş rahip delini onun üzerinde gezdirip onu kutsamaktadır. İnisiyelerden oluşma kortej sonra sessizce oradan ayrılmaktaydı. Yere konmuş cılız ışıklı lamba, mahzendeki o bodur sütunlara desteklik eden sfenksleri hala daha aydınlatmaktaydı. Bu sırada, derinlerden gelen koro halindeki bir şarkı işitilmekteydi ama nereden gelmekteydi bu ses? Cenaze töreninde söylenen şarkı mıydı bu acaba? Derken, şarkı sona ermekte ve lamba son bir kez daha göz kırptıktan sonra sönmekteydi.

  Böylece inisiye adayı çırak, karanlıktan da daha karanlık o mezarın içinde kala kalmaktaydı. Mezarın soğukluğu olduğu gibi üzerine çullanmakta ve tüm uzuvlarını dondurmaktaydı. Ölümün ıstıraplı evrelerinin tadını bir tatmakta ve sonunda baygın uykuya (letarjiye) dalıvermekten kendini alamamaktaydı. Tüm yaşamına ait sahneler, hayali şeyler olarak gözünün önünden geçmekte, dünyasal şuuru da gitgide silikleşmekte ve dağınıklaşmaktaydı. Bedenin eriyip dağıldığını hissettikçe, varlığının esiri bölümü de serbestleşmekte ve bir vecd hali kendiliğinden oluşuvermekteydi. Karanlıkların siyah fonu üzerinde uzaklarda parıldayan bir nokta neyin nesiydi acaba? Yaklaştıkça büyüyen bu nokta sonunda, her biri gök kuşağındaki tüm renklere sahip bulunan ve çevresine manyetik ışık saçan “beş ışınlı bir yıldız” görünümü kazanmaktaydı. Daha da sonra ise, çırak inisiyeyi akkor halindeki merkezin beyazlığına doğru cezbeden bir güneş haline dönüşmekteydi. Bu vizyonu, mürşitlerin sihir güçleri mi oluşturmaktaydı acaba? Yoksa görünmez alem, görünür hale mi gelmekteydi? Ya da bu, göksel hakikatin, ümit ve ölümsüzlük kaynağı olan alevler içindeki o yıldızın ön belirtisi miydi? Bu vizyon az sonra kaybolmakta ve aynı yerde bu kez bir çiçek tomurcuğu belirmekteydi.

  Karanlıkta açan bu çiçek aslında elbette ki maddesel olmayan bir çiçekti. Çünkü çırak inisiyenin önünde o, beyaz bir gül halini alırken, canlı taç yapraklarını birleştirmekte ve alev alev yanan göbeğini kızıllaştırmaktaydı. Bu, İsis’in çiçeği miydi yoksa? Yani kalbinde taşıdığı aşkı içeren mistik bilgelik gülü müydü? Çok geçmeden o da, sanki bir koku bulutu halinde buharlaşıp gitmekteydi. İşte o anda çırak inisiye kendini sıcak ve okşayıcı nefesin içine gömülmüş halde hissetmekteydi. Şekilden şekle büründükten sonra, bu bulut yoğunlaşmakta ve bir insan yüzü görünümüne bürünmekteydi. Bu yüz bir kadın yüzüydü; yani, okült sunağa ait İsis’in yüzü... Ama normalde olduğundan daha da genç ve daha da mütebessim ve daha da ışıklıydı. Zarif ve narin bedenini, spiral bir anlamda şeffaf bir tül sarmaktaydı ve bu tülün içinde o zarif beden pırıl pırıl parıldamaktaydı. Elinde bir papirüs rulosu tutmaktaydı. Yavaşça yaklaşmakta, mezarda yatmakta olan inisiyenin üzerine hafifçe eğilip ona şunları fısıldamaktaydı: “Ben senin görünmeyen bacınım, senin ilahi ruhunum; al işte, bu da senin kendi yaşamının kitabı. Kitaptaki dolu sayfalar geçmiş yaşamlarını içermektedir. Boş sayfalar da, gelecekteki yaşamların içindir. Bir gün bu sayfaların tümünü gözlerinin önüne sereceğim. Şimdi artık beni tanıyorsun; ne zaman çağırırsan, yanına gelebilirim.” İsis konuşurken, gözlerinden sanki şefkat ışınları fışkırıyordu. O öyle meleksi bir dubleydi ki ve öyle ilahi bir ahitti ki, ipince öteki alemde öyle harika bir füzyondu ki...

   Ama birden her şey silinivermekteydi. Feci bir ıstırabın ardından, çırak inisiye, kendini; sanki kendisini, bir kadavraya girmişçesine bedeninde buluvermekteydi. Sanki, eli kolu demir halkalara bağlıydı; sanki, beyninin üzerinde kocaman bir ağırlık bulunmaktaydı. Uyandığında çevresinde; majlarla birlikte baş rahibin de ayakta durduğunu görmekteydi. Kendisine sunulan teskin edici içkiyi yudumladıktan sonra yavaş yavaş ayağa kalkmaktaydı. Bu sırada kahinin şu sözleri işitilmekteydi: “İşte tekrar yaşama döndün. Şimdi gel, inisiyeler şölenine katıl da bize Osiris’in ışığında yaptığın yolculuğu anlat. Artık sen de bizlerden birisin.”

  Günümüzde bu tip mabet inisiyasyonları çağın gereği olarak kalmadı ama inisiyasyon her zaman devam ediyor. Gerçeği arayan, kendiyle ve özüyle karşılaşmak, bilgi yolunda yürümek isteyen her yolcu doğal bir inisiye adayıdır. Mağaralar, mabetler, piramitlerde yaşanan inisiyatik öğretiler ve o eski mürşitler yok ama her insanın kendi kendinin mürşidi olma zamanı geldiği için bilgi de, dejeneratif alanlar da her yerde var, tercih bizlere kalıyor. Günün şartları gereği, egomuzu ve nefsimizi terbiye etme konusunda bizi inisiye edecek çok daha fazla maddi cazibe ve dejenerasyon oyunları var. Lüks tüketim, marka merakı, şehvet düşkünlüğü, uyuşturucular, ben merkezli ve egoya aşırı yükleme getiren her türlü halet ve olayla, sürekli sınanma ve inisiyasyon içindeyiz zaten ama farkında değiliz.

  Yüksek Farkındalık elde etmek ve neyi niçin yaşadığımızı bilmek için; simyanın da özü olarak ifade edilen kendini tanıma ve maddeye egemen olma, dönüştürmeyi gerçekleştirme ve gerçek kimliğimizi yaşama fırsatımız ise her zaman var, yeter ki isteyelim. ‘Zamanım yok, onlar eskidendi, iş-güç çok yoğun, çoluk çocuk var’ gibi kaçış cümlelerine yer verilmediği zaman kendini eğitmek, değiştirmek ve saf altın gibi olmak isteyen insan, belli bir yola girdiği zaman şartların da kendiliğinden nasıl da değiştiğine tanık olacaktır. Bu tanıklığı bizzat yaşayan ve kendi bireysel gelişimini başarı ile sürdürmekte olan o kadar çok kişi var ki…

  Gerçeğin yolcuları, yollarını ve birbirlerini her zaman bulurlar… “Kapıyı Çalın Açılacaktır” denmiştir. Karşılaşma zamanı geldiğinde çeşitli eşzamanlılık olaylarıyla mutlaka karşılaşırlar ve bilgi alış-verişlerini rahatlıkla yaparlar. Bu öğretilerin, parayla, zamanla, malla-mülkle, işle-güçle, çoluk-çocukla pek alakası yoktur. Gerçek ihtiyaç söz konusu olduğunda o ihtiyacı karşılayacak şartlar da mutlaka oluşur… Düşünce enerjisi, sesi, sözü kelama çevirmek için harekete geçer.
  Ve Simyacı’da (Paulo Coelho)söylendiği gibi
"bir tek insan bile kendi yazgısını gerçekleştirmek için harekete geçtiğinde tüm evren de ona yardım etmek için harekete geçer."

<< Önceki Bölüm

KAYNAK: BÜYÜK İNİSİYELER, Ruh ve Madde Yayınları

YAYIN TARİHİ: 20.Şubat.2010

 

© Astroset 2004-2010