Aktüel & Gündem

WWW.ASTROSET.COM

 

Bir Yılbaşı Öyküsü

Peter McFadden
Çeviren:Okay AÇİL

  Yılbaşı (Noel) mucizesine inanır mısınız? Ben inanırım.
  Hayatımın en kötü zamanlarından biriydi. Üç yıl önce kurduğum kâr amacı gütmeyen şirketim, iflasın eşiğindeydi. Yakın zamanda, birçoğu yakın arkadaşım haline gelmiş olan çalışanlarımı işten çıkarmak zorunda kalacaktım. Geriye kalan az miktardaki para, kendimi doyurmaya bile zar zor yetiyordu. Üstelik yeni yıl da gelmişti. Sonra olağanüstü bir şey oldu. Bunu “Bir Yılbaşı Öyküsü” olarak adlandırıyorum.

  Sınırlarımın sonuna gelmiştim. Dürüst olmak gerekirse neredeyse çıldırmak üzereydim. En son ne zaman iyi bir uyku çektiğimi hatırlayamıyordum. Çalışanlarımı işten çıkarmak zorunda kalacağım korkusuyla yüzleşmiyordum, başka problemler de vardı.
  Küçük, kâr amacı gütmeyen kuruluşumuz “
Central Europe Institute (Merkezi Avrupa Enstitüsü) artık küçük olmaktan çıkmıştı. Çek Cumhuriyeti’ndeki Prag’da, Slovakya’daki Bratislava’da ve Washington'da ofislerimiz vardı. Şirkette çalışmakta olan on iki çalışkan Çek, Slovak ve Amerikalı, benim için adeta bir aile gibi olmuşlardı.
  Birlikte harika işler yapıyor, onlarca yıl süren komünist kurallarla yönetilen ve bu dönemde iş kurmaları yasadışı olan girişimcilere küçük işler kurmalarında yardım ediyorduk. Bu girişimci kadın ve erkeklerin özgürlük içinde yaşamalarına yardım ediyor, kendi kendimize neler yapabileceğimizi keşfettikçe bizler de kısa hayatlarımız boyunca ilk defa özgür olmanın heyecanını yaşıyorduk. Harikulade bir zamandı ve o zamanda bizleri gururlu, mutlu ve yakın hissettiren bir ruhu paylaşmıştık. Ancak bunların hepsi bir sona doğru yaklaşıyordu.

  Çıkarmakta olduğumuz iyi iş, zevk aldığımız birçok başarı ve bu süreçte yaşadığımız keyif, yaklaşan çöküşümüzü daha da acı verici bir hale getiriyordu.
  Finansal krizimiz ile ben yalnız başıma yüzleşiyordum. Ekibim Prag ve Bratislava dışında çalışıyordu. Ben Washington’daydım ve denizaşırı faaliyetlerimizi devam ettirebilmek üzere gerekli olan parayı bulmak için elimden gelenin en iyisini yapıyordum.
  Finansal baskı çok yoğundu. Tüm potansiyel sponsorlarımız ile başkaları ilgilenmeye başlamıştı. Hiçbiri bizim yardımımıza koşmaya hazır gibi görünmüyordu. Ve hareketli yılbaşı sezonunda hiç şüphe yok ki hiçbirinin aklına gelmiyorduk. Yardım istemek için hiç te iyi bir zaman değildi. Herkesin mutlu olması gereken bir zamanda kötü haberlerimle kimseyi üzmek istemiyordum. Yapmadım da. Endişelerimi kendime sakladım.

  Kafam Karışmıştı, Endişeliydim
  Sayısız problemim vardı. Paramın olmayışı yetmiyormuş gibi, halledilmesi gereken evrak işlerim vardı. Hükümetimiz önceki yıllarda aldığımız paraları nasıl harcadığımızı bilmek istiyordu.
  Korkunç derecede kafam karışmıştı ve endişeliydim. Muhasebe basit bir matematik işi değildir ve hükümetimizin vergi kuralları genellikle belirsizdir. Eğer işi doğru yapmadıysam bana ne olacaktı? Gençtim, *IRS
(* Internal Revenue Service: En Yüksek Gelir Makamı: Vergi toplama ve yasal yaptırımları uygulama konusunda yetkili hükümet makamı; ÇN) ile kısa süreli bir çalışma deneyimine sahiptim ve bu tür derin hayal kırıklığı anlarında sürekli, kurallara uymayı ihmal edip hapse girenlerin öyküleri aklıma geliyordu sanki.  

  Bir anda kendimi vergi ile ilgili okunması gereken binlerce olmasa bile yüzlerce sayfalık yayına bakarken buldum. Etrafımda görünüşe göre çeşitli dillerde yazılmış ve bir anlam ifade ediyor olması gereken yığınla fatura vardı. Bu kâğıt karmaşasının arasında yürümek hiç te mutluluk verici bir görüntü değildi.
  Bir de ofisim vardı tabii. Bir evde yaşamak için yeterli param olmadığından ofisim aynı zamanda evimdi. Büyük bir masam, üzerinde uyuyabildiğim bir kanepem, birkaç rafım ve içinde sadece bir tuvalet ile küçük bir lavabonun olduğu bir banyom vardı. Bir mutfak ya da buzdolabı yoktu.
  Bu sıkıntı verici geçici konut bana hiç iyi gelmiyordu. Her sabah uyanıp gözlerimi açtığımda, doğrudan doğruya üstesinden gelinmesi olanaksız olan iş yükümle karşılaşıyordum. Gece geç saatlerdeyse işler hala oldukları yerde, tam önümde duruyorlardı. Tüm gün hiç ara vermeksizin.
  Uyuyamıyordum. Başarısız olduğumu hissediyordum. İşe aldığım herkesi hayal kırıklığına uğratmak üzereydim. Kendi geleceğim hakkında endişeleniyordum. Bu işte bu kadar büyük bir yenilgiye uğramışken başka bir iş bulma şansım olur muydu?      

  Yılbaşı gelmiş, bu her şeyi daha da kötü bir hale getirmişti. Cesaret edip dışarı çıkarsam ne ile karşılaşacaktım? Mutlu insanlar… Aralanmış kapılardan dışarıya kaçan güzel müzik sesleri… Her yerde şenlik süslemeleri… Göz alıcı şekilde paketlenmiş hediyeleri ellerinde aceleyle dükkânlardan dışarı çıkan yeni yıl müşterileri…

  Onların neşesi bana acımı hatırlatmaktan başka bir şeye yaramıyordu. Ya o hediyeler, benim sevdiklerim için bu hediyeleri alacak param yoktu. Her geçen gün artan sayıda yeğenlerimin olduğu geniş bir aileden geliyordum. Eve elim boş gittiğimde onlara ne derdim?

  Yeni yıla üç gün kalmıştı ve başka seçeneğim yoktu. Perişan bir haldeydim. Çok kötü bir ruh hali içinde olmama rağmen bu kâğıt yığınlarının arasından sıyrılmayı denedim. Uykusuzluk etkisini gösteriyordu. Beynim giderek daha az çalışmaya başlamıştı, zihnimde şahlanmış korkularım giderek daha büyük bir hasar bırakarak adeta öc alıyorlardı. Saatler gittikçe ilerlerken çıldırma halim de had safhaya varıyordu.

  Dünya ile bedenimizin hangi yönün aşağı hangi yönün yukarı olduğunu bilmesi gibi olan o bildik bağlantımı kaybediyordum. Aniden, asıl endişelenmem gereken şeyin denge yoksunluğu olduğu hissini algıladım, ancak kendimi sabitleyeceğim sabit bir düzlem bulamıyordum.
  Umutsuzluk içinde, çalışmayı bıraktım ve olduğum yerde oturdum. Daha önce de zor zamanlarım olmuştu, hatta bazıları yine Yılbaşı’nda olmuştu. Bunları nasıl atlatmıştım?

  Hayat Çok Güzel!
 
‘Hayat Çok Güzel’ (It’s a Wonderful Life) adlı filmi düşündüm ve geçmişte bu filmi izlemenin bana nasıl bir huzur duygusu verdiğini hatırladım. Filmin kahramanı, George Bailey, Jimmy Stewart tarafından unutulmaz bir şekilde oynanmıştı ve o da bir kriz ile karşı karşıyaydı. Bankası, tam da yılbaşında batmak üzereydi. Çalışanları, paralarını ona emanet eden müşterileri ve bankadan aldıkları krediler ile ev sahibi olan aileler gibi ona güvenen herkesi hayal kırıklığına uğratmak durumundaydı. Ayrıca düşünecek bir ailesi ve çocukları da vardı. Eğer George başarısız olursa tüm bu insanlar da kaybetmeyi göze alacaktı.

  Kriz ile karşı karşıya olan ve ne yapacağını bilemeyen George, kendini dışarı attı. Şehrin dışında, onu ölümüne götürecek atlayışı yapacağı köprüye gitti. Tam atlayacağı sırada acemi bir  “ikinci sınıf melek” olan, “bir tavşanın IQ’ suna” fakat “bir çocuğun Tanrı inancına” sahip biri diye tanımlanan, beyaz saçlı cana yakın bir adam olan Clarence tarafından planı bozudu. Peki Clarence bunu nasıl yaptı? George’un derhal tüm problemlerini unutarak onu kurtarmak için harekete geçeceğini bilerek kendini nehre attı.
  İkisi de kuruduktan sonra, Clarence George’u bir şehir turuna çıkardı ve yolda hayatının bu şehirde yaşayan insanlar için ne kadar önemli olduğunu ona anlattı. George, Bedford Falls’un onsuz ne kadar kötü ve arkadaşlarının ne kadar şanssız olacağını gördü.
  Bu sırada, şehirde yaşayanlar sonunda George’un problemlerinin farkına vardıar ve George’un bankasını kurtarmak için aralarında para topladılar.
  Clarence’ın
araya girmesiyle George karısına ve çocuklarına koşmuş ve kısa süre sonra kendisini hayatının en güzel Yılbaşı partisinin ortasında bulmuştur. Şehirde oturanlar aralarında topladıkları para ile biraraya gelmişler, uzaklardan gelen bir  kardeş mutlu çocuklar her yerde ve havada esen mutluluk ile George için hayat yine çok güzel hale gelir. Teşekkür etmek için Clarence’a döner ama Clarence gitmiştir. George’u kurtarmakla ödülünü, yani melek kanatlarını hak etmiştir. Artık ikinci sınıf bir melek değildir.

  Bu filmi her zaman sevmişimdir ve bu film hayata bakışımı sağlamlaştırma konusunda beni hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmamıştır. Bu nedenle filmi seyretmeyi düşündüm, ancak bu sefer de yüz yüze olduğum onca problemin arasında, bir tanesiyle daha karşılaşmış oldum; bir televizyonum ya da videom yoktu! Film beni suyun üzerine geri çıkarabilirdi ancak filmi nasıl izleyecektim? Onun yerine ne yapabilirdim? George gibi ben de kendimi dışarı attım.

  Gece Yürüyüşü
  Saat geç olmuştu, neredeyse gece yarısıydı ve dışarıda çok keskin bir soğuk vardı. Sert bir rüzgâr herkesi Washington sokaklarından adeta süpürmüştü.
 
Düşündüm de böyle havaları seviyordum. Sert havalar sahte bir rahatlık hissine kapılmama izin vermiyordu ve sokakların bana kalmış olmasından dolayı memnundum. Çözülecek pek çok problem olduğundan kendimi çok uzun olacağı kesin bir yolculuk için hazırladım.  

  George’un aksine, bir köprüye doğru yönelmedim ve hayatıma son vermek gibi düşüncelerim yoktu. Ancak, şansıma dost canlısı bir yaşlı adama rastladım. Fakat ancak onun konuşmalarını dinleme şansı bulduktan ve yakasına taktığı *monstrance’ın (*Roma Katolik Kilisesi’nde, Eski Katolik ve Anglikan kiliselerinde Tanrıya adanan Aşayi Rab’bani ayininde takdis edilen ekmeğin teşhir edildiği kap) altın bir kopyasını fark ettikten sonra onun da Clarence gibi bir tavşanın IQ’ suna ama bir çocuğun Tanrı inancına sahip olduğunu anladım.   

  Buna rağmen yanından yürüyüp geçtim. Yürüyüşümün birinci dakikası dolmadan yeniden zihnimi gereksiz yere işgal eden problemlere odaklanmıştım. Ancak onu beş adım geçmiştim ki durdum. Yaşlı bir adam diye sordum kendime, bu havada ve bu saatte bir kapı eşiğine sokulmuş ne yapıyordu?
  Geri dönüp ona doğru yürüdüm ve olabildiğim kadar kibar bir tavırla “Afedersiniz efendim, sizin kalacak bir yeriniz var mı?” diye sordum. Olmadığını söyledi. “Benim evimde kalmak ister misiniz?” dedim. İstiyordu.   

  Ofisime doğru kısa yürüyüşümüze başladığımızda bana, “İyi ki geldiniz çünkü tam siz geldiğiniz sırada kendimi öldürmeye karar vermiştim” dedi. Soğuk hava o derece kötüydü ve adam pek çok gece bu nedenle çok acı çekmişti. Bana bir gece önce evsiz arkadaşlarından birinin hayatına son verdiğini söyledi.
  Şaşkına dönmüştüm. Aniden tüm problemlerimi unutmuştum.
Çok küçük bir şefkat göstermekle birinin hayatını kurtarmıştım!
  Kısa süre sonra ofisimdeydik. Robert çok yorulmuştu. Ona uyuması için kanepemi, kafasını koyması için yastığımı ve onu sıcak tutması için battaniyemi verdim. Her ne kadar gece uykusuna aşırı derecede ihtiyacım olsa da, kışlık paltoma sarındım, bir havluyu yastık olarak kullanmak üzere katladım ve uyumak üzere kirli ofis zeminine uzandım.

  Önemli bir Keşif
  Ertesi sabah önemli bir keşifle uyandım. Şimdiye kadar bundan daha iyi uyumamıştım. Hiç bu kadar tatmin olduğum hissine sahip olmamıştım. Robert hala kanepemde derin bir uykudaydı. Kendi kendime, “Peter, artık nasıl iyi bir uyku çekeceğini biliyorsun; başka birine iyi bir uyku ortamı vererek” dedim.  

  Bir fincan kahve ve kısa bir kahvaltı için sokakta küçük bir yürüyüş yaptıktan sonra çalışmak üzere masama oturdum. Robert arkamda hala uyuyordu.
  Günlerdir beni esir alan panik gitmişti. Problemlerim aynıydı, ama artık onlar için endişelenmiyordum. Sessizce işe koyuldum ve görünürde bir son ve elde bir çözüm olmasa da huzurluydum. Yapabileceğim tek şeyi yaptım: durumun bir şekilde kısa bir süre içinde iyiye gideceği umuduyla çalıştım.

  Robert akşam saat altıya kadar uyanmadı. Tam 18 saat uyumuştu. Açtı ve vücudu titriyordu. Ellerinin titremesini kontrol edemiyordu. Yürüdüğünde dengesini kaybedip düşebilir diye korkuyordum. Akşam yemeği için onu yakındaki bir restorana götürdüm. Modaya uygun giyinmiş genç insanlarla dolu odanın ortasındaki bir masaya doğru ilerledik ve bu saçı başı dağınık, günlerdir ne tıraş olmuş ne de banyo yapmış yaşlı adamla birlikte masaya oturduk. Robert çorba söyledi ancak ellerinin titremesinden kaşığı sabit tutamıyordu. Ben de onun yemesine yardım ettim.

  Kendimle belirli belirsiz gurur duymanın yanı sıra hissettiğim duygu daha çok, önümde gelişen bu olaylar karşısındaki şaşkınlıktı. Bu adama yardım etmeyi planlamamıştım, yapmakta olduğum şeyin ne olduğunu bir an için bile düşünmemiş, sadece o anda bana doğru gelen şeyi yapmıştım. Sonuç olarak Robert sıcak bir yemek yiyordu ve ben de huzur içindeydim. Sadece bir gün önce bize kolay bulunmaz gibi gelen bir şey her nasılsa şu anda elimizdeydi. Ofisime döndüğümüzde, Robert derhal uykusuna, ben de çalışmaya geri dönmüştük. Daha sonra ben de yerde bir kez daha güzelce uyudum.  

  Ertesi sabah, Robert de ben de normal bir saatte uyanmıştık. Robert feci halde derbeder görünüyordu. Yüzünü kaplamış olan beyaz sakalları uzundu ve saçları dağınıktı. Elleri hala titriyordu ve ben yapacağımı hiç düşünmediğim bir şey yaptım.
  Dolabımdan bir havlu aldım ve küvetteki ılık suya batırarak iyice ıslattım. Havluyu Robert’ın yüzüne bastırarak sakallarını yumuşattım ve daha sonra tıraş kremi sürdüm. Tıraş bıçağımla yüzünü dikkatlice tıraş ettim ve sonra ılık havlu ile yıkayıp temizledim. Birkaç tarak darbesi ve kuru havlunun dokunuşlarıyla sonunda Robert çok iyi görünüyordu. Kendi kendime “Ne kadar seçkin görünüşlü bir adam” diye düşündüm ve ona “Robert, harika görünüyorsun!” dedim. Gerçekten de öyleydi.    

  Kahkaha attı. Yapılacak çok işim olduğundan ve Robert'ta tüm gün oturmak istemediğinden ona normalde öğle yemeği için ne yaptığını sordum. Bir İtalyan *fast food (*acele servis yapılan, ÇN) restoranı olan Sbarro’da sevdiği bir yemek olduğunu söyledi, ben de ona yemeğin ücreti olan dört dolardan biraz daha fazlasını verdim ve öğleden sonra ofise gelmesi konusunda anlaştık. Yine birlikte akşam yemeği yiyecektik.

  Yılbaşı Arifesi
  Artık Yılbaşı arifesindeydik ve bir karar ile karşı karşıyaydım, tatil için New York’a ailemin yanına gidecek miydim? Robert’ı ne yapacaktım?
 
Aile üyelerine götürecek herhangi bir hediyem olmamasından utanıyordum ve New York’a yapacağım yolculuğun parasını da güçlükle ödeyebiliyordum. Hala yapılacak çok fazla iş vardı. Bu nedenle eve gitmeye pek istekli değildim.

  Aslında daha çok Robert için endişeliydim. Onu nasıl yalnız bırakabilirdim? Ona bodrum katındaki ofisimin anahtarlarını verip orada kalmasına izin versem bile merdivenlerden inerken düşebilir, kafasını bir şeye çarpabilir ve günlerce onu kimse bulamayabilirdi. Bunun olmasına izin veremezdim. Kararım verilmişti. Kalmalıydım. Geriye bir tek güçlük kalmıştı. 
  Aileme nasıl söylerdim? Yılbaşı bizim için önemli bir tatildi. Ben yedi kardeşin altıncısıydım ve annemle babam, özellikle annem hepimizi evde bir arada görmek isterdi. Daha önce hiçbir Yılbaşı’nı kaçırmamıştım. 

  Katolik bir aileydik ve ailemin büyük yoksulluk içinde olan bir adamla ilgileniyor olmamdan gurur duyacağını umuyordum. Fakat böylesine önemli bir tatili kaçırmak ve ailem yerine, tanımadığım evsiz bir adamla geçirmek mi? Bu nasıl açıklanabilirdi? Sonra düşündüm, “Yılbaşı’nda evsiz bir adam.”

  Eğer biri Yılbaşı’nı ailesinden uzakta geçirmek zorunda olsaydı bunun için evi olmayan birine bakmaktan daha geçerli bir sebep olabilir miydi? Sonuçta, yüce İsa da ilk Yılbaşı’nda bu dünyaya tarihteki en ünlü evsiz adam olarak gelmişti; İsa’nın doğduğu mağarada Meryem ve Yusuf için ayrılmış bir oda yoktu…

  Yine de ailemi aramak zordu. Endişeliydiler. Evsiz insanlar sıklıkla tehlikeli olabiliyorlardı, hatta bazıları suçluydular. Kendimi budalaca tehlikeye mi atıyordum? Robert’ın yaklaşık 60 yaşlarında zararsız yaşlı bir adam olduğunu, İrlanda’da doğduğunu ancak içinde yaşadığımız bu dünya için çok temiz biri olduğunu açıkladım. Biri onunla ilgilenmeliydi ve bu Yılbaşı’nda da o biri bendim.
  Noel sabahları benim için genellikle gürültülü sabahlar olmuştur. Evimiz her zaman çok kalabalık olurdu ve ortalık mutlulukla etrafta koşturan çocukların gürültüsünden geçilmezdi. “İyi Yıllar,” “İyi Yıllar,” “İyi Yıllar” diyerek bol bol kutlardık birbirimizi.    

  Fakat bu Yılbaşı farklıydı. Ofisimde ağaç, hediyeler, müzik ve çocuklar yoktu. Sadece ikimiz, Robert ve ben vardık. O sabah sadece sessizlik vardı. Güzel bir sessizlik. Sade odam bu günde başka bir adama göz kulak olan bir adamın ruhu ile doluydu. Olayı tam da ruhuna uygun olarak yaşıyorduk. Robert’a yine öğle yemeği için ihtiyacı olan dört dolarla biraz bozukluğu verdim ve o da yola koyuldu. Günü çalışmalarıma devam ederek kutladım. Yapacak çok fazla işim vardı ve ben de bundan hoşnut, hatta mutlu bir şekilde çalıştım.  

  Son Günler
  Ayın 26’sında uyandığımda zamanım ve param artık bitiyordu. Kendime ait param on dolardan daha azdı. O gece geç saatlerde Prag’a son bir seyahat yapmak ve çalışanlarımı işten çıkarmak zorundaydım. Kutsal günün geçtiği ve çalışanlarımın en azından herhangi bir endişe ile bölünmeden tatillerini yaptıkları düşüncesiyle kendimi avutuyordum.
 
Her ne kadar Robert’a göz kulak olmayı istesem de, bunu daha fazla yapamazdım. Çok şükür ki Georgetown’da içinde onu kabul edebilecek bir sığınma yerinin de olduğu bir kilise bulmuştum. O öğleden sonra ilerleyen saatlerde Robert Sbarro’dan döndüğünde onu kiliseye bırakacaktım. O sabah Robert’a öğle yemeği için gereken dört dolar ve biraz da bozukluğu verdiğimden, iyi durumda olacağını biliyordum ve içim rahattı.
  Bana gelince ise, elimde kalan beş dolar ile kendime: “Peter McFadden, bugün öğle yemeği yiyeceksin fakat akşam yemeği yemeyeceksin” diyordum. Yine de paniklemedim. Son derece sakindim. Bu mütevazi halimi kabullenmiştim. Hatta bunu biraz merak ettiğimi bile hatırlıyorum. Daha önce açlık nedir bilmiyordum ve o gece bununla tanışacaktım.

  O gece enstitümüzün kaderini uzun uzun düşündüm ve bu çöküşün gerçekleşmesinin kaçınılmaz bir durum olduğunu bildiğim halde sakinliğimi korudum. Elimden gelen her şeyi yapmıştım ve Robert’ın hayatını kurtarmış olduğum düşüncesi bir zamanlar hissettiğim tüm kişisel başarısızlık duyguları için en iyi ilaçtı.
  O gün öğle yemeği için Cafe Blanca’ya yaptığım kısa yürüyüşün tadını çıkardım. Kalan son dolarımı kafenin sahibi arkadaşım Jason’ın çok iyi yaptığı ve her gün yediğim tavuklu sandviçe harcadım. Her zaman yaptığımız gibi futbol hakkında konuştuk. Kimse bizi izlemiyordu, Jason bile bunun benim “
son öğle yemeğim” olabileceğini sezinlememişti.

  Ofise geri döndüğümde, cebimde sadece birkaç bozuk para kalmıştı. Durumumdan hoşnut olan halimi korudum. Bana neler olabileceği ile ilgili endişelenmem yersizdi, sadece doğru şeyi yaptığım gerçeğiyle sessiz bir gururla bekleyebilirdim.
  Yıllar boyunca almış olduğum Katolik okul eğitimimi düşündüm ve bunun boşa gitmediğini fark ettim.
Elimde çok az şey kaldığı halde, bende daha azına sahip birini bulduğumda seve seve ve hatta mutlulukla elimde olan o azı da vermiştim. 

  Ofisimizin içinde bulunduğu binaya girdiğimde az önce gelmiş olan postayı almak için eğildim. Zarfları karıştırdığımda New York’ta bulunan Andrew W. Mellon Vakfı’ndan gelen zarfı bulunca çok şaşırmıştım. Finansal destek alabilmek amacıyla kısa bir süre önce bu vakfa başvurmuştum fakat en azından birkaç ay daha, cevap geldiğinde çok geç olmuş olacak o birkaç ay daha, onlardan bir haber alabileceğimi ummuyordum. Zarfı açtım ve içinde bize 50.000 dolarlık bağışta bulunulduğunu belirten bir yazı buldum.

  Bütün olanlara rağmen çalışanlarımı işten çıkarmam gerekmeyecekti ve yapmakta olduğumuz harika iş devam edebilecekti. İlk açlık deneyimim de bir süre daha bekleyecekti. Ne de olsa biraz önce harcadığım son param aslında son param değildi.

  O gün öğleden sonra Robert dönmedi. Tahminim o ki bir evsizler barınağında yaşayacağı ve tehlikeli olabilecek hayattan korkmuştu ve onu bu barınaklardan birine götürmemi istememişti. Onu bulabileceğimi düşündüğüm her yerde aradım fakat bulamadım.  Umarım bir gün Robert’ı kanatlarıyla birlikte cennette görürüm. O zaman ona teşekkür edebilirim.  

Bu arada, harika hayatım için Tanrı’ya teşekkür ederim.

Bu hikâyede anlatılan ve 1992 yılı Yılbaşı'nda (Noel’inde) geçen olayların hepsi gerçektir ve yazarı tarafından gerçeğine sadık kalınarak kaydedilmiştir. Peter McFadden 1998 yılının ilk yarısına kadar Central Europe Institute (Orta Avrupa Enstitüsü)’nün başkanı olarak hizmet vermiştir. Şu anda New York, Cold Spring’te ikamet etmektedir.

 
 

© Astroset 2004-2008