Yılbaşı
(Noel) mucizesine inanır mısınız? Ben inanırım.
Hayatımın en kötü zamanlarından biriydi. Üç yıl önce kurduğum
kâr amacı gütmeyen şirketim, iflasın eşiğindeydi. Yakın
zamanda, birçoğu yakın arkadaşım haline gelmiş olan
çalışanlarımı işten çıkarmak zorunda kalacaktım. Geriye kalan
az miktardaki para, kendimi doyurmaya bile zar zor yetiyordu.
Üstelik yeni yıl da gelmişti.
Sonra olağanüstü bir şey oldu. Bunu
“Bir Yılbaşı Öyküsü”
olarak adlandırıyorum.
Sınırlarımın sonuna gelmiştim. Dürüst olmak gerekirse
neredeyse çıldırmak üzereydim. En son ne zaman iyi bir uyku
çektiğimi hatırlayamıyordum. Çalışanlarımı işten çıkarmak
zorunda kalacağım korkusuyla yüzleşmiyordum, başka problemler
de vardı.
Küçük, kâr amacı gütmeyen kuruluşumuz “Central Europe
Institute”
(Merkezi Avrupa Enstitüsü) artık
küçük olmaktan çıkmıştı. Çek Cumhuriyeti’ndeki Prag’da,
Slovakya’daki Bratislava’da ve Washington'da ofislerimiz
vardı. Şirkette çalışmakta olan on iki çalışkan Çek, Slovak
ve Amerikalı, benim için adeta bir aile gibi olmuşlardı.
Birlikte harika işler yapıyor, onlarca yıl süren komünist
kurallarla yönetilen ve bu dönemde iş kurmaları yasadışı olan
girişimcilere küçük işler kurmalarında yardım ediyorduk. Bu
girişimci kadın ve erkeklerin özgürlük içinde yaşamalarına
yardım ediyor, kendi kendimize neler yapabileceğimizi
keşfettikçe bizler de kısa hayatlarımız boyunca ilk defa özgür
olmanın heyecanını yaşıyorduk.
Harikulade bir zamandı ve o zamanda bizleri gururlu, mutlu ve
yakın hissettiren bir ruhu paylaşmıştık.
Ancak bunların hepsi bir sona doğru yaklaşıyordu.
Çıkarmakta olduğumuz iyi iş, zevk aldığımız birçok
başarı ve bu süreçte yaşadığımız keyif, yaklaşan çöküşümüzü
daha da acı verici bir hale getiriyordu. Finansal krizimiz ile ben yalnız başıma yüzleşiyordum. Ekibim
Prag ve Bratislava dışında çalışıyordu. Ben Washington’daydım
ve denizaşırı faaliyetlerimizi devam ettirebilmek üzere
gerekli olan parayı bulmak için elimden gelenin en iyisini
yapıyordum. Finansal baskı çok yoğundu. Tüm potansiyel sponsorlarımız ile
başkaları ilgilenmeye başlamıştı. Hiçbiri bizim yardımımıza
koşmaya hazır gibi görünmüyordu. Ve hareketli yılbaşı
sezonunda hiç şüphe yok ki hiçbirinin aklına gelmiyorduk.
Yardım istemek için hiç te
iyi bir zaman değildi. Herkesin mutlu olması gereken bir
zamanda kötü haberlerimle kimseyi üzmek istemiyordum. Yapmadım
da. Endişelerimi kendime sakladım.
Kafam Karışmıştı, Endişeliydim
Sayısız problemim vardı.
Paramın olmayışı yetmiyormuş gibi, halledilmesi gereken evrak
işlerim vardı. Hükümetimiz önceki yıllarda aldığımız paraları
nasıl harcadığımızı bilmek istiyordu. Korkunç derecede kafam karışmıştı ve endişeliydim. Muhasebe basit
bir matematik işi değildir ve hükümetimizin vergi kuralları
genellikle belirsizdir. Eğer işi doğru yapmadıysam bana ne
olacaktı? Gençtim, *IRS
(* Internal
Revenue Service:
En Yüksek Gelir Makamı: Vergi toplama ve
yasal yaptırımları uygulama konusunda yetkili hükümet makamı;
ÇN)
ile kısa süreli bir çalışma
deneyimine sahiptim ve bu tür derin hayal kırıklığı anlarında
sürekli, kurallara uymayı ihmal edip hapse girenlerin öyküleri
aklıma geliyordu sanki.
Bir anda kendimi vergi ile ilgili okunması gereken binlerce
olmasa bile yüzlerce sayfalık yayına bakarken buldum.
Etrafımda görünüşe göre çeşitli dillerde yazılmış ve bir anlam
ifade ediyor olması gereken yığınla fatura vardı. Bu kâğıt
karmaşasının arasında yürümek hiç te mutluluk verici bir
görüntü değildi. Bir de ofisim vardı tabii. Bir evde yaşamak için yeterli param
olmadığından ofisim aynı zamanda evimdi. Büyük bir masam,
üzerinde uyuyabildiğim bir kanepem, birkaç rafım ve içinde
sadece bir tuvalet ile küçük bir lavabonun olduğu bir banyom
vardı. Bir mutfak ya da buzdolabı yoktu. Bu
sıkıntı verici geçici konut bana hiç iyi gelmiyordu. Her sabah
uyanıp gözlerimi açtığımda, doğrudan doğruya üstesinden
gelinmesi olanaksız olan iş yükümle karşılaşıyordum. Gece geç
saatlerdeyse işler hala oldukları yerde, tam önümde
duruyorlardı. Tüm gün hiç ara vermeksizin. Uyuyamıyordum. Başarısız olduğumu hissediyordum. İşe aldığım
herkesi hayal kırıklığına uğratmak üzereydim. Kendi geleceğim
hakkında endişeleniyordum. Bu işte bu kadar büyük bir
yenilgiye uğramışken başka bir iş bulma şansım olur muydu?
Yılbaşı gelmiş, bu her şeyi daha da kötü bir hale
getirmişti. Cesaret edip dışarı çıkarsam ne ile
karşılaşacaktım? Mutlu insanlar… Aralanmış kapılardan dışarıya
kaçan güzel müzik sesleri… Her yerde şenlik süslemeleri… Göz
alıcı şekilde paketlenmiş hediyeleri ellerinde aceleyle
dükkânlardan dışarı çıkan yeni yıl müşterileri…
Onların neşesi bana acımı hatırlatmaktan başka bir şeye
yaramıyordu. Ya o hediyeler, benim sevdiklerim için bu
hediyeleri alacak param yoktu. Her geçen gün artan sayıda
yeğenlerimin olduğu geniş bir aileden geliyordum. Eve elim boş
gittiğimde onlara ne derdim?
Yeni yıla üç gün kalmıştı ve başka seçeneğim yoktu. Perişan
bir haldeydim. Çok kötü bir ruh hali içinde olmama rağmen bu
kâğıt yığınlarının arasından sıyrılmayı denedim. Uykusuzluk
etkisini gösteriyordu. Beynim giderek daha az çalışmaya
başlamıştı, zihnimde şahlanmış korkularım giderek daha büyük
bir hasar bırakarak adeta öc alıyorlardı.
Saatler gittikçe ilerlerken çıldırma halim de had safhaya
varıyordu.
Dünya ile bedenimizin hangi yönün aşağı hangi yönün yukarı
olduğunu bilmesi gibi olan o bildik bağlantımı kaybediyordum.
Aniden, asıl endişelenmem gereken şeyin denge yoksunluğu
olduğu hissini algıladım, ancak kendimi sabitleyeceğim sabit
bir düzlem bulamıyordum. Umutsuzluk içinde, çalışmayı bıraktım ve olduğum yerde
oturdum. Daha önce de zor zamanlarım olmuştu, hatta bazıları
yine Yılbaşı’nda olmuştu. Bunları nasıl atlatmıştım?
Hayat Çok Güzel!
‘Hayat Çok Güzel’
(It’s a Wonderful Life) adlı filmi
düşündüm ve geçmişte bu filmi izlemenin bana nasıl bir huzur
duygusu verdiğini hatırladım.
Filmin kahramanı, George Bailey, Jimmy Stewart tarafından
unutulmaz bir şekilde oynanmıştı ve o da bir kriz ile karşı
karşıyaydı. Bankası, tam da yılbaşında batmak üzereydi.
Çalışanları, paralarını ona emanet eden müşterileri ve
bankadan aldıkları krediler ile ev sahibi olan aileler gibi
ona güvenen herkesi hayal kırıklığına uğratmak durumundaydı.
Ayrıca düşünecek bir ailesi ve çocukları da vardı. Eğer George
başarısız olursa tüm bu insanlar da kaybetmeyi göze alacaktı.
Kriz ile karşı karşıya olan ve ne yapacağını bilemeyen George,
kendini dışarı attı. Şehrin dışında, onu ölümüne götürecek
atlayışı yapacağı köprüye gitti. Tam atlayacağı sırada acemi
bir “ikinci sınıf melek”
olan,
“bir tavşanın IQ’ suna” fakat “bir çocuğun Tanrı inancına”
sahip biri diye tanımlanan, beyaz saçlı cana yakın bir adam
olan Clarence tarafından planı bozudu. Peki Clarence bunu
nasıl yaptı? George’un derhal tüm problemlerini unutarak onu
kurtarmak için harekete geçeceğini bilerek kendini nehre attı. İkisi de kuruduktan sonra, Clarence George’u bir şehir turuna
çıkardı ve yolda hayatının bu şehirde yaşayan insanlar için ne
kadar önemli olduğunu ona anlattı. George, Bedford Falls’un
onsuz ne kadar kötü ve arkadaşlarının ne kadar şanssız
olacağını gördü. Bu sırada, şehirde yaşayanlar
sonunda George’un problemlerinin farkına vardıar ve George’un
bankasını kurtarmak için aralarında para topladılar.
Clarence’ın
araya girmesiyle George karısına ve çocuklarına koşmuş ve kısa
süre sonra kendisini hayatının en güzel Yılbaşı partisinin
ortasında bulmuştur. Şehirde oturanlar aralarında topladıkları
para ile biraraya gelmişler, uzaklardan gelen bir kardeş
mutlu çocuklar her yerde ve havada esen mutluluk ile George
için hayat yine çok güzel hale gelir.
Teşekkür etmek için Clarence’a döner ama Clarence
gitmiştir. George’u kurtarmakla ödülünü, yani melek
kanatlarını hak etmiştir. Artık ikinci sınıf bir melek
değildir.
Bu
filmi her zaman sevmişimdir ve bu film hayata bakışımı
sağlamlaştırma konusunda beni hiçbir zaman hayal kırıklığına
uğratmamıştır. Bu nedenle filmi seyretmeyi düşündüm, ancak bu
sefer de yüz yüze olduğum onca problemin arasında, bir
tanesiyle daha karşılaşmış oldum; bir televizyonum ya da
videom yoktu! Film beni suyun üzerine geri çıkarabilirdi ancak
filmi nasıl izleyecektim? Onun yerine ne yapabilirdim?
George gibi ben de kendimi dışarı attım.
Gece Yürüyüşü
Saat geç olmuştu, neredeyse gece yarısıydı ve
dışarıda çok keskin bir soğuk vardı. Sert bir rüzgâr herkesi
Washington sokaklarından adeta süpürmüştü.
Düşündüm de böyle havaları seviyordum. Sert havalar sahte bir
rahatlık hissine kapılmama izin vermiyordu ve sokakların bana
kalmış olmasından dolayı memnundum. Çözülecek pek çok problem
olduğundan kendimi çok uzun olacağı kesin bir yolculuk için
hazırladım.
George’un aksine, bir köprüye doğru yönelmedim ve
hayatıma son vermek gibi düşüncelerim yoktu. Ancak, şansıma
dost canlısı bir yaşlı adama rastladım. Fakat ancak onun
konuşmalarını dinleme şansı bulduktan ve yakasına taktığı
*monstrance’ın
(*Roma
Katolik Kilisesi’nde, Eski Katolik ve Anglikan kiliselerinde
Tanrıya adanan Aşayi Rab’bani ayininde takdis edilen ekmeğin
teşhir edildiği kap) altın
bir kopyasını fark ettikten sonra onun da Clarence gibi bir
tavşanın IQ’ suna ama bir çocuğun Tanrı inancına sahip
olduğunu anladım.
Buna rağmen yanından yürüyüp geçtim. Yürüyüşümün birinci
dakikası dolmadan yeniden zihnimi gereksiz yere işgal eden
problemlere odaklanmıştım. Ancak onu beş adım geçmiştim ki
durdum. Yaşlı bir adam diye sordum kendime, bu havada ve bu
saatte bir kapı eşiğine sokulmuş ne yapıyordu? Geri dönüp ona doğru yürüdüm ve olabildiğim kadar kibar bir
tavırla “Afedersiniz efendim, sizin kalacak bir yeriniz var
mı?” diye sordum. Olmadığını söyledi. “Benim evimde kalmak
ister misiniz?” dedim. İstiyordu.
Ofisime doğru kısa yürüyüşümüze başladığımızda bana, “İyi ki
geldiniz çünkü tam siz geldiğiniz sırada kendimi öldürmeye
karar vermiştim” dedi. Soğuk hava o derece kötüydü ve adam pek
çok gece bu nedenle çok acı çekmişti. Bana bir gece önce evsiz
arkadaşlarından birinin hayatına son verdiğini söyledi. Şaşkına dönmüştüm. Aniden tüm problemlerimi unutmuştum.
Çok küçük bir şefkat göstermekle birinin
hayatını kurtarmıştım! Kısa süre sonra ofisimdeydik. Robert çok yorulmuştu.
Ona uyuması için kanepemi, kafasını koyması için yastığımı ve
onu sıcak tutması için battaniyemi verdim.
Her ne kadar gece uykusuna aşırı derecede ihtiyacım olsa da,
kışlık paltoma sarındım, bir havluyu yastık olarak kullanmak
üzere katladım ve uyumak üzere kirli ofis zeminine uzandım.
Önemli bir Keşif
Ertesi sabah önemli bir keşifle uyandım. Şimdiye kadar bundan
daha iyi uyumamıştım. Hiç bu kadar tatmin olduğum hissine
sahip olmamıştım. Robert hala kanepemde derin bir uykudaydı.
Kendi kendime, “Peter, artık nasıl iyi bir uyku çekeceğini
biliyorsun; başka birine iyi bir uyku ortamı vererek” dedim.
Bir fincan kahve ve kısa bir kahvaltı için sokakta küçük bir
yürüyüş yaptıktan sonra çalışmak üzere masama oturdum. Robert
arkamda hala uyuyordu. Günlerdir beni esir alan panik gitmişti. Problemlerim aynıydı,
ama artık onlar için endişelenmiyordum. Sessizce işe koyuldum
ve görünürde bir son ve elde bir çözüm olmasa da huzurluydum.
Yapabileceğim tek şeyi yaptım: durumun bir şekilde kısa bir
süre içinde iyiye gideceği umuduyla çalıştım.
Robert akşam saat altıya kadar uyanmadı. Tam 18 saat uyumuştu.
Açtı ve vücudu titriyordu. Ellerinin titremesini kontrol
edemiyordu. Yürüdüğünde dengesini kaybedip düşebilir diye
korkuyordum. Akşam yemeği için onu yakındaki bir restorana
götürdüm. Modaya uygun giyinmiş genç insanlarla dolu odanın
ortasındaki bir masaya doğru ilerledik ve bu saçı başı
dağınık, günlerdir ne tıraş olmuş ne de banyo yapmış yaşlı
adamla birlikte masaya oturduk.
Robert çorba söyledi ancak ellerinin titremesinden kaşığı
sabit tutamıyordu. Ben de onun yemesine yardım ettim.
Kendimle belirli belirsiz gurur duymanın yanı sıra hissettiğim
duygu daha çok, önümde gelişen bu olaylar karşısındaki
şaşkınlıktı. Bu adama yardım etmeyi planlamamıştım, yapmakta
olduğum şeyin ne olduğunu bir an için bile düşünmemiş, sadece
o anda bana doğru gelen şeyi yapmıştım. Sonuç olarak Robert
sıcak bir yemek yiyordu ve ben de huzur içindeydim. Sadece bir
gün önce bize kolay bulunmaz gibi gelen bir şey her nasılsa şu
anda elimizdeydi. Ofisime döndüğümüzde, Robert derhal
uykusuna, ben de çalışmaya geri dönmüştük. Daha sonra ben de
yerde bir kez daha güzelce uyudum.
Ertesi sabah, Robert de ben de normal bir saatte uyanmıştık.
Robert feci halde derbeder görünüyordu. Yüzünü kaplamış olan
beyaz sakalları uzundu ve saçları dağınıktı. Elleri hala
titriyordu ve ben yapacağımı hiç düşünmediğim bir şey yaptım. Dolabımdan bir havlu aldım ve küvetteki ılık suya batırarak
iyice ıslattım. Havluyu Robert’ın yüzüne bastırarak
sakallarını yumuşattım ve daha sonra tıraş kremi sürdüm. Tıraş
bıçağımla yüzünü dikkatlice tıraş ettim ve sonra ılık havlu
ile yıkayıp temizledim. Birkaç tarak darbesi ve kuru havlunun
dokunuşlarıyla sonunda Robert çok iyi görünüyordu. Kendi
kendime “Ne kadar seçkin görünüşlü bir adam” diye düşündüm ve
ona “Robert, harika görünüyorsun!” dedim. Gerçekten de
öyleydi.
Kahkaha attı. Yapılacak çok işim olduğundan ve Robert'ta tüm
gün oturmak istemediğinden ona normalde öğle yemeği için ne
yaptığını sordum. Bir İtalyan *fast food
(*acele servis
yapılan, ÇN) restoranı olan Sbarro’da
sevdiği bir yemek olduğunu söyledi, ben de ona yemeğin ücreti
olan dört dolardan biraz daha fazlasını verdim ve öğleden
sonra ofise gelmesi konusunda anlaştık. Yine birlikte akşam
yemeği yiyecektik.
Yılbaşı Arifesi
Artık Yılbaşı arifesindeydik ve bir karar ile
karşı karşıyaydım, tatil için New York’a ailemin yanına
gidecek miydim? Robert’ı ne yapacaktım?
Aile üyelerine götürecek herhangi bir hediyem olmamasından
utanıyordum ve New York’a yapacağım yolculuğun parasını da
güçlükle ödeyebiliyordum. Hala yapılacak çok fazla iş vardı.
Bu nedenle eve gitmeye pek istekli değildim.
Aslında daha çok Robert için endişeliydim. Onu nasıl yalnız
bırakabilirdim? Ona bodrum katındaki ofisimin anahtarlarını
verip orada kalmasına izin versem bile merdivenlerden inerken
düşebilir, kafasını bir şeye çarpabilir ve günlerce onu kimse
bulamayabilirdi. Bunun olmasına izin veremezdim. Kararım
verilmişti. Kalmalıydım. Geriye bir tek güçlük kalmıştı. Aileme nasıl söylerdim?
Yılbaşı bizim için önemli bir tatildi. Ben yedi kardeşin
altıncısıydım ve annemle babam, özellikle annem hepimizi evde
bir arada görmek isterdi. Daha önce hiçbir Yılbaşı’nı
kaçırmamıştım.
Katolik bir aileydik ve ailemin büyük yoksulluk içinde olan
bir adamla ilgileniyor olmamdan gurur duyacağını umuyordum.
Fakat böylesine önemli bir tatili kaçırmak ve ailem yerine,
tanımadığım evsiz bir adamla geçirmek mi? Bu nasıl
açıklanabilirdi? Sonra düşündüm, “Yılbaşı’nda evsiz bir adam.”
Eğer biri Yılbaşı’nı ailesinden uzakta geçirmek zorunda
olsaydı bunun için evi olmayan birine bakmaktan daha geçerli
bir sebep olabilir miydi? Sonuçta, yüce İsa da ilk Yılbaşı’nda
bu dünyaya tarihteki en ünlü evsiz adam olarak gelmişti;
İsa’nın doğduğu mağarada Meryem ve Yusuf için ayrılmış bir oda
yoktu…
Yine de ailemi aramak zordu. Endişeliydiler. Evsiz insanlar
sıklıkla tehlikeli olabiliyorlardı, hatta bazıları
suçluydular. Kendimi budalaca tehlikeye mi atıyordum?
Robert’ın yaklaşık 60 yaşlarında zararsız yaşlı bir adam
olduğunu, İrlanda’da doğduğunu ancak içinde yaşadığımız bu
dünya için çok temiz biri olduğunu açıkladım. Biri onunla
ilgilenmeliydi ve bu Yılbaşı’nda da o biri bendim. Noel sabahları benim için genellikle gürültülü sabahlar
olmuştur. Evimiz her zaman çok kalabalık olurdu ve ortalık
mutlulukla etrafta koşturan çocukların gürültüsünden
geçilmezdi. “İyi Yıllar,” “İyi Yıllar,” “İyi Yıllar” diyerek
bol bol kutlardık birbirimizi.
Fakat bu Yılbaşı farklıydı. Ofisimde ağaç, hediyeler, müzik ve
çocuklar yoktu. Sadece ikimiz, Robert ve ben vardık. O sabah
sadece sessizlik vardı. Güzel bir sessizlik. Sade odam bu
günde başka bir adama göz kulak olan bir adamın ruhu ile
doluydu. Olayı tam da ruhuna uygun olarak yaşıyorduk. Robert’a
yine öğle yemeği için ihtiyacı olan dört dolarla biraz
bozukluğu verdim ve o da yola koyuldu. Günü çalışmalarıma
devam ederek kutladım. Yapacak çok fazla işim vardı ve ben de
bundan hoşnut, hatta mutlu bir şekilde çalıştım.
Son Günler Ayın 26’sında uyandığımda zamanım ve param artık
bitiyordu. Kendime ait param on dolardan daha azdı. O gece geç
saatlerde Prag’a son bir seyahat yapmak ve çalışanlarımı işten
çıkarmak zorundaydım. Kutsal günün geçtiği ve çalışanlarımın
en azından herhangi bir endişe ile bölünmeden tatillerini
yaptıkları düşüncesiyle kendimi avutuyordum.
Her ne kadar Robert’a göz kulak olmayı istesem de, bunu daha
fazla yapamazdım. Çok şükür ki Georgetown’da içinde onu kabul
edebilecek bir sığınma yerinin de olduğu bir kilise bulmuştum.
O öğleden sonra ilerleyen saatlerde Robert
Sbarro’dan döndüğünde onu kiliseye bırakacaktım. O sabah
Robert’a öğle yemeği için gereken dört dolar ve biraz da
bozukluğu verdiğimden, iyi durumda olacağını biliyordum ve
içim rahattı.
Bana gelince ise, elimde kalan beş dolar ile kendime: “Peter
McFadden, bugün öğle yemeği yiyeceksin fakat akşam yemeği
yemeyeceksin” diyordum. Yine de paniklemedim. Son derece
sakindim. Bu mütevazi halimi kabullenmiştim. Hatta bunu biraz
merak ettiğimi bile hatırlıyorum. Daha önce açlık nedir
bilmiyordum ve o gece bununla tanışacaktım.
O
gece enstitümüzün kaderini uzun uzun düşündüm ve bu çöküşün
gerçekleşmesinin kaçınılmaz bir durum olduğunu bildiğim halde
sakinliğimi korudum. Elimden gelen her şeyi yapmıştım ve
Robert’ın hayatını kurtarmış olduğum düşüncesi bir zamanlar
hissettiğim tüm kişisel başarısızlık duyguları için en iyi
ilaçtı. O
gün öğle yemeği için Cafe Blanca’ya yaptığım kısa yürüyüşün
tadını çıkardım. Kalan son dolarımı kafenin sahibi arkadaşım
Jason’ın çok iyi yaptığı ve her gün yediğim tavuklu sandviçe
harcadım. Her zaman yaptığımız gibi futbol hakkında konuştuk.
Kimse bizi izlemiyordu, Jason bile bunun benim “son öğle
yemeğim”
olabileceğini sezinlememişti.
Ofise geri döndüğümde, cebimde sadece birkaç bozuk para
kalmıştı. Durumumdan hoşnut olan halimi korudum. Bana neler
olabileceği ile ilgili endişelenmem yersizdi, sadece doğru
şeyi yaptığım gerçeğiyle sessiz bir gururla bekleyebilirdim. Yıllar boyunca almış olduğum Katolik okul eğitimimi düşündüm
ve bunun boşa gitmediğini fark ettim.
Elimde çok az şey kaldığı halde, bende daha
azına sahip birini bulduğumda seve seve ve hatta mutlulukla
elimde olan o azı da vermiştim.
Ofisimizin içinde bulunduğu binaya girdiğimde az önce gelmiş
olan postayı almak için eğildim. Zarfları karıştırdığımda New
York’ta bulunan Andrew W. Mellon Vakfı’ndan gelen zarfı
bulunca çok şaşırmıştım. Finansal destek alabilmek amacıyla
kısa bir süre önce bu vakfa başvurmuştum fakat en azından
birkaç ay daha, cevap geldiğinde çok geç olmuş olacak o birkaç
ay daha, onlardan bir haber alabileceğimi ummuyordum. Zarfı açtım ve içinde bize 50.000 dolarlık bağışta
bulunulduğunu belirten bir yazı buldum.
Bütün olanlara rağmen çalışanlarımı işten çıkarmam
gerekmeyecekti ve yapmakta olduğumuz harika iş devam
edebilecekti. İlk açlık deneyimim de bir süre daha
bekleyecekti. Ne
de olsa biraz önce harcadığım son param aslında son param
değildi.
O
gün öğleden sonra Robert dönmedi. Tahminim o ki bir evsizler
barınağında yaşayacağı ve tehlikeli olabilecek hayattan
korkmuştu ve onu bu barınaklardan birine götürmemi
istememişti. Onu bulabileceğimi düşündüğüm her yerde aradım
fakat bulamadım. Umarım bir gün Robert’ı kanatlarıyla
birlikte cennette görürüm. O zaman ona teşekkür edebilirim.
Bu arada, harika hayatım için Tanrı’ya teşekkür
ederim.
Bu hikâyede anlatılan ve 1992 yılı Yılbaşı'nda (Noel’inde)
geçen olayların hepsi gerçektir ve yazarı tarafından gerçeğine
sadık kalınarak kaydedilmiştir. Peter McFadden 1998 yılının
ilk yarısına kadar Central Europe Institute (Orta Avrupa
Enstitüsü)’nün başkanı olarak hizmet vermiştir. Şu anda New
York, Cold Spring’te ikamet etmektedir.
|