Hayatın büyük
sahnesinde hepimiz kendi rolümüzü oynamaya çalışıyoruz ve
elbette her şey gibi bu oyunun da hizmet ettiği bir amaç var.
Bizlerse günlük küçük dertlerimizin içine gömülmüş yaşarken
bunu pek aklımıza getirmiyoruz. Dünya hayatı olanca
ağırlığıyla ve yoğunluğuyla bizi içine çekerken gözümüzde
büyüttüğümüz onca küçücük sıkıntının içinde kayboluyor, koca
evrende “gerçekten” ne yapmakta olduğumuzu hiç düşünmüyoruz
bile. Oysa bir türlü yakamızı bırakmayan o “kocaman”
sorunlarımızdan bizi kurtaracak olan da bu “ne yaptığımızı”
hatırlama çabasıdır; küçücük ya da kocaman problemlerin,
üzüntülerin, düş kırıklıklarının türlü eziyetlerin “üzerine
çıkıp” onlara dışarıdan bakmak ve o soruna şu soruyu sormak
belki bize yardımcı olabilir: “Beni nereye götürmek
istiyorsun?”
Bütün bu acıların, zorlukların, sıkıntıların bizi yürütmek
istediği bir yol, vardırmak istediği bir hedef elbette var.
Hepsi bizleri değiştirmek, içinde bulunduğumuz bu çok ama çok
sıkıntılı devirde daha hızlı yol aldırmak için; daha ince,
daha hoşgörülü, daha anlayışlı, daha esnek, daha “kendini
bilen” biri olabilmemizi
sağlayabilmek için var.
Bazen hayatı çok ıstıraplı geçen
birisini gördüğümüzde şunu söylediğimiz olur, “acılar onu çok
olgunlaştırmış”. O insanda, hal ve hareketlerine de yansıyan
bir olgunluk hali vardır; konuşması, gülmesi, davranışları
yaşından çok daha büyük biriymiş izlenimi uyandırır. Böyle
olmasının nedeni gerçekten de o insanın çektiği sıkıntılardır
ama daha çok bu sıkıntıların kendisini götürmek istediği yere
götürmesine izin vermesidir. Yoksa sürekli sıkıntı yaşayıp
kulaklarımızı ve gözlerimizi tıkayarak hiçbir yere gidememek
de mümkün. İnsan ancak ıstırapla gelişebilmekte, rahatı
yerindeyken ilerleyememektedir. Bizler rahatken egomuzu
kontrol etme ihtiyacı hiç duymuyor, kendimizi dünyanın
merkezine koyuyor, her şeyin bize hizmet etmesini istiyoruz.
Hedeflerimiz, yaşam gayemiz para kazanmaktan, daha lüks bir
yaşam sürmekten, kendi düşündüklerimizi doğru ya da yanlış
diğerlerine kabul ettirmeye çalışmaktan ibaret kalıyor.
İşte hayat bizi bu karanlık, çok kısa
süreli hazlardan ibaret bir yaşayıştan kurtarmak için
karşımıza türlü mizansenler, acılar çekmemize yol açan çeşitli
oyunlar çıkarıyor. Bizlerse bu oyunların içinde sıkılırken
birçok zaman soğukkanlılığımızı kaybedip isyan etmeye bile
yönelebiliyoruz. Bir etkiyle karşılaştığımızda bunun içimizde
bazı tepkiler yaratması en doğalı olurken asıl önemlisi, bizim
bu sıkıntı veren etkilere karşı“direnç”gösterip göstermediğimizdir. Çünkü karşılaştığımız olaylara
vereceğimiz yanıt bizim tercihimiz olacaktır; ya direneceğiz,
ya da acının içimizden geçmesine izin vererek bizde yaratacağı
gelişme yolunu açacağız.
Direnmek bize neler getirir? Direnmeyi seçmek de
tercihimiz olabilir ama o zaman bunun getireceği sonuçları da
baştan kabul ederek bu seçimi yapmak gerekir. Direnmek bize
neleri getirir? Hayatın bize sunduğu programa
direnmek bize daha da büyüyen acılar, hastalıklar, kayıplar
getirebilir, çünkü nereye kaçarsak kaçalım görürüz ki aynı
sorun her yerde karşımıza belki de büyümüş olarak yeniden
çıkacaktır. Yeni olanın getirdiğine direnmenin sonu birçok
zaman çeşitli fiziksel ya da ruhsal hastalıklar, depresyon,
psikolojik bozukluklar, hatta intiharlar olabilmektedir.
Bunlara bireysel olarak baktığımızda direnmenin sonuçları
olurken dünyanın ya da ülkemizin bugünkü durumu da değişime
direnmenin sonuçlarını ortaya koymaktadır. Günümüzde son
derece artan kanser vakalarında stres, olumsuz düşünme gibi
negatif ruh hallerinin etkisinin büyük olduğunu doktorlar da
kabul ediyor. Bu negatif ruh hallerine girmemenin yolu da acı
ve sıkıntılardan kaçmayıp ya da onlara direnmeyip içimizden
geçmelerine izin vererek bizde yaratacakları değişimin akışına
kapıyı açmaktan geçiyor.
Çok basit bir örnek verecek
olursak, kardeşi olanlar çocukken böyle bir deneyim yaşarlar.
Tek çocukken ailenin gözbebeği, odak noktası olurlar ama yeni
bir bebek aileye katıldığında bütün dikkatlerin küçük kardeşe
odaklanması bu çocukların yeni bebeği yadırgamalarına neden
olur. Bu yadırgamayı çocuk kendi doğasına uygun çeşitli
şekillerde yeni bebeğe yansıtacaktır ama zaman içinde çok
büyük bir ihtimalle yadırgama hissi yerini sevgiye
bırakacaktır. Burada direncin zamanla dönüşmesini, pozitife
dönmesini görmekteyiz. Bu belki de dönüştürmesi en kolay
direnç biçimlerinden biri ve bizler bundan çok daha zorlu
değişimlerin içine girmek durumunda kalıyor, çok daha zorlu
değişim sınavlarıyla karşılaşıyoruz. Bütün bu zorlanmalarda
önemli olan ilk andaki direncimizi sürdürmemek, onu fark
ettiğimiz anda esnemek gerektiğini kabul etmek ve buna gayret
göstermektir. Esneklik ve uyum kabiliyeti zor kazanılan ama
kazanıldığında da çok yeni perdeleri önümüzde açabilecek,
değerli bir ruhsal kazanımdır. |