Günün Penceresi

WWW.ASTROSET.COM

YOLDAN MEKTUPLAR

William Q. Judge
Çeviren: Işık UÇKUN
Yayın Tarihi: 17.Ekim.2009
http://www.theosociety.org

  Krişna’nın verdiği eğitimin (bilginin) özü “istekleri feda etmektir”; Krişna “feda edin” demiştir. O,  Vedalardaki halk için olan özel seremonilerin ve yazılı metinlerin dahi izlenilmesinin ne kadar yanlış olduğunu göstererek bu yolu hazırlamıştır. Bu seremoniler ya cennette alınacak armağanlar vaat ediyor veya şimdiki ya da daha sonraki hayatlarda dünya hayatına ait bazı armağanlar sunuyordu. Krişna’nın ne anlatmak istediğini; onun o günlerde eski moda Hıristiyan inancındakine tamamen paralel olan, Kutsal Kitabı izleyerek dünya üzerinde mutluluk ve başarı elde edileceğini ve cennette de azizlerle sonsuza dek sürecek büyük bir mutluluğa erişileceğine ilişkin, ödüllendirme şeklindeki bir öğretiyi işaret ettiğini düşünürsek daha kolay anlayabiliriz. O, bunu aldatıcı bir öğreti olarak nitelendirmektedir. Krişna, uygulamayı ödüllerin takip edeceğini söylememekte, sadece ödüllerin olacağını ima etmektedir. Ama, tekrardoğuş döngüsü sürdükçe ve bizleri de kaçınılmaz bir biçimde ölümlü bir bedene çağırdıkça hepimiz aldanmaya devam edeceğiz ve amacımız olan ‘Tanrı’ya Erişmekte’ asla başarılı olamayacağız.

  Cennet, ister Hıristiyanların, ister Hinduların cenneti olsun, Buda’nın bir başlangıcının olduğunu ve sonunun da olacağını söylediği bir şey veya haldir gerçekte. Bu, kesinlikle çok uzun zaman alabilecek bir süreçtir ama eninde sonunda bir nihayeti olacaktır ve ardından da bu yorucu dünya görevi, belki bu dünyada belki de başka bir dünyada yeniden başlayacaktır. Krişna işte bu yüzden cennete ulaşmayı vadeden ve ardından hiçbirşeyin elde edilemediğinin görüldüğü o gösterişli cümlelerle insanların aldatıldığını söylemiştir.

  Şüphesiz pek çok öğrenci vardır ki, cennete erişme olasılığına inanmakta ve bu kadar uzun bir mutluluk süreci sona erdiğinde ortaya çıkacak riskleri göze almaya hazır olduğunu söylemektedirler. Oysa sayıca çok ve büyük olan bu riskler yeterince anlaşılsa göze alınmazlardı. Pek çoklarını ifade etmek olanaksız çünkü bunu daha iyi algılayabilmek için zihnin gücüyle ve meditasyonun gerçek anlamıyla ilgili daha çok şey bilinmelidir. Kabaca, gecikmiş karma ve hakkı verilmemiş ilişkilerde bazı risklerin bulunduğunu söyleyebiliriz.

  Bu iki kavramın gücü kaynağını insan doğasının engin karmaşıklığından alır. İnsanın karmaşıklığı ise kendisinin tamamlanmış bir varlık olarak gökyüzüyle veya İlahi Olan’la bir parça bile birleşmekten hoşlanmayışından kaynaklanmaktadır. Eğitimli Teozoflar insanın *Devachan’a (*Teozofide insanın ölümü ve yeniden doğumu arasındaki bir dönemde mutluluk içinde varlığını sürdürdüğü cennet süreci) gidişinden ve acı çekerek ya da hoşnut bir şekilde karmasını tamamlayarak, dünyada varlığını sürdürmesinden bahsederler ki aslında insanın sadece küçük bir parçası burada ya da oradadır. Hayatını yaşayıp sonra Devachan’a gittiğinde varlığının büyük bir bölümü oradaki varoluş biçiminindedir ve sabırla geri dönüp karmasının bir bölümünü daha hafifletmeyi bekler. Yani, herhangi bir hayatı esnasında sıradan varlığın yaptığı, bedensel aracının izin verdiği ölçüde karmasını temizlemektir. Karmanın gücünün bir bölümü “zihnin gizemli gücünde bulunur” ve kendini kişinin sahip olduğu kendine has cismani bedenine göre ortaya koyar. Dolayısıyla, kişi bu hayatında “özel seremoniler” gerçekleştirebilir ve kutsal metinlere ve öğretiye uymak suretiyle kendince cennetin ödüllerine erişebilir. Ama hiç kullanmadığı o “gizemli zihin gücünü” kendisinde saklar ve bu gücün gidişatının ne olduğunu da bilemeyebilir. Riski çok kötü bir gidişatın olması ve ölüp yeniden doğduğunda bir sonraki bedeni ile bu ödenmemiş karmayı ortaya çıkaracak bir donanımla doğmasıdır. Bunun bir sonraki bedeli de bir süre cehennemde kalmak olabilir.

  Yeniden bedenlenişte bahsedilen gizemli güç diğer hayatlarda tanıdığı sayısız kişiye uzanır ve kendisinin erişim mesafesinde olanları yakalar. İnsanın tanıdığı diğer varlıklar aynı anda onunla birlikte enkarne olurlar ve ancak onların hayatlarında aktif olabilecek benzerlikleri, çekimleri ve güçleri eyleme geçirirler. Bunların etkilerini hesaplayabilmek mümkün değildir. İyi olabileceği gibi kötü de olabilir ve kişinin kendisi bunlar tarafından sarsılabileceği gibi onun etkileri de diğer varlığı sarsabilir, her birinin karması böyle işleyecektir. Krişna bu yüzden Arjuna’ya niteliklerin etkilerinden bağımsız olmayı tavsiye ediyor, böylece tam anlamıyla yükselebilmesi mümkün olacaktır. Ayrıca bu özgürlüğe kendisinin söylediğine göre ancak istekleri, feda edişler ile ulaşılabilir.

  Bu etkiler, ayrılıklar ve sarsıntılar okültistler tarafından iyi bilinmektedir. Karma yasası hem bir şefkat meleği hem de adalet habercisidir çünkü o operasyonlarını riskler içinde sürdürmekle birlikte, insanları doğanın lanetlenmesinden kurtarmak için de bir araçtır.

  Diyelim ki eski bir geçmişte sevdiğim bir arkadaşım, eşim veya içsel olarak derin bir samimiyetimin olduğu biri vardı. Ölüm bizi ayırdı ve sonraki hayatlarında o kendini doğruluğa, bilgeliğe, içindeki en yüksek olana adadı; bense bütün bunlara önem vermediğim gibi mevcut andan zevk almayı da alışkanlık haline getirdim. Pek çok hayatlar sonrasında yeniden arkadaş olarak ya da birbirini tanıyan insanlar olarak bir araya geldiğimizi farzedelim. Başlangıçta eski yakınlık kendini ortaya koyar ve eski arkadaşım (her ne kadar ikimiz de bunu bilmiyorsak da) benim içsel dünyama dokunma konusunda garip bir güce sahiptir, beni ve ruhumu gerçeği aramak için uyandırmaktadır. Bu, henüz yaşanmışlığı gerçekleşmemiş bir ilişkidir ve bunun yardımıyla doğa benim kurtuluşumu sağlayacaktır.

  Öyleyse her ikimiz de kendimizi adamalıyız. Bu adayış tüm büyük öğretmenler tarafından öğretilen fedakarlıktır. Bizlerin modern zihinlerine yabancı olan bir feda etme kavramını içerir ama bu gerçekleştirilmelidir yoksa gerçek bir işleyiş imkansız hale gelecektir. Bizler İlahi Olan’a  zihinsel olarak kendimizi adamakla ki bu geri kalan her şeyin feda edilmesi anlamına gelir, eylemlerimizin tüm sonuçlarından özgürleştirilmiş oluruz.
  Bununla birlikte bir eylemin sonucunun ne olabileceğini söylemek bize düşmez, yasalar bu sonucu bize çok daha iyi sunarlar, belki de hayal edebileceğimizden bile daha iyi… Eğer sonuçlar, günlük yaşam koşulları beklediklerimiz değilse, o zaman feda etme yoluyla bizler onları tam da yasaların istediği şekilde kabul edebiliriz. Ama eğer isteklerimizi iyi bir sonuç verecek gibi görünse de, sadece gerçekleşmeleri üzerine sabitlersek, kabul olsun ya da olmasın o istek bizleri bağlar.

  Feda etmeye, kendini adamaya ilişkin bu tavsiyeler başlangıçta çok basit veya çok zor da olabilir. Bazıları bununla alay ederler çünkü onlar güç ve gelişmek isterler. Diğerleriyse bunun çok basit olduğunu düşünürler ama bilge öğrenci başlangıçta anlamını kavrayamasa da fedayı zihninde tartacak, çabalayacak ve sonunda bu onun için erişilebilir bir şey olacaktır. (Bagavatgita, William Brehon, s. 157)

  Görüldüğü gibi feda ediş, aydınlanmaya erişmek isteyen öğrencinin yapması gereken bir eylemdir. Krişna’nın Arjuna’ya yanıtında söylemek istediği budur. Yüreğine giren tüm istekleri bir kenara koyup kendi içindeki benliğiyle tatmin olduğunda ruhsal bilgi konusunda onaylanmış sayılır.

  Kalbe giren tüm istekler dikkati ele geçirme iznine sahip oldukları sürece kendini tamamen ruhun emirlerine teslim etmek mümkün değildir.

  Elbette ki burada tanımlanan insan çoğumuza göre gelişme konusunda çok daha yüksek bir ilerleme gösterebilmiş biridir. Ama bizlerin de erişmek için kendimize yüksek bir hedef koymamız gerekir çünkü düşük bir hedef aynı oranda çaba gösterilmesine rağmen daha düşük seviyede bir sonuç verecektir. Kendi önümüze en yüksekten daha düşük bir hedef koymamalıyız çünkü aksi taktirde başarı oranımız olasılıkla düşündüğümüz kadar yüksek olmayacaktır. Burada önemli olan dışarıdan net olarak algılanan motivasyon, çaba ve hedef gibi dışsal sonuçlar değildir. Çünkü bizler için geçerli olan hüküm insana ait zamanın duyularına ait olanlar arasından verilmez, bu hüküm zamanın durduğu daha geniş bir varoluş düzleminde verilir ve burada bizler ne yaptığımızla değil ne olduğumuzla karşılaşırız. Yaptıklarımız bize sadece ölümlü yaşam sırasında, maddi varoluşun yanılgıları içindeyken dokunur, ancak yaşamlarımızı birlikte sürdürdüğümüz itilimler daha yüksek varlığımızı oluştururlar; daha geniş bir hayata, daha gerçek olan benliğimize bizi yöneltirler.
  Eylemlerde bulunmak zorundayız çünkü hiçbir ölümlü insan eylemde bunmadan varlığını sürdüremez, pek çok yorucu enkarnasyon boyunca bizi dünyaya, belki de bizler doğru itilimlerle ve gerçek hedefimizle eylemlerimizi gerçekleştirmeyi öğrenene dek nihai başarısızlığa geri getirmektedirler. Sonunda ulaştığımız aşamada ise artık hiçbirşey bizi etkilemeyecektir, çünkü tıpkı Krişna gibi bizler artık tüm eylemlerin mükemmel uygulayıcıları olmuşuzdur. O aşamaya ulaşana kadar ise kendimizi saflaştırıp itilimlerimizi ve hedefimizi yükseltir, ruhsal olarak aydınlanır, zaman içinde ne yapılması ve nelerden sakınılması gerektiğini görecek güce erişmeye çalışırız.

  Pek çok sözde okültist, bazı teozoflar gibi bilginin bu aşamasını görmezden gelir. Feda etmek onlar için herhangi bir çekiciliğe sahip değildir, onlar bu görevi “iyi insan olacak olanlara” aktarırlar, inançları ya da felsefeleri ne olursa olsun bunun bir önemi yoktur ve sadece kitap okumaya, büyüye, ritüellere ya da diğer pek çok yanılgıya önem verilir. Bu hatalı uygulama ortaya yeni çıkmış değildir. Örneğin simyacılar arasında yaygın bir uygulamaydı ve bazı vakalarda sonuç şöyle oldu; öğrenciler şu anda değerli yıllarını ritüellerle, Rose-croix’le (1) tılsım bilgisiyle ve diğer pek çok şeyle kitaplarda yazılan bu tip bilgilerle  geçirmektedirler, bütün bunlar gereksiz zihinsel fazlalıktır ve pozitif anlamda tehlikeyi ifade ederler.

  Söylemek istediğim gerçek Rose-croix’lerin asla varolmadığı değil ya da ritüel majilerinin hiçbir sonuç vermediği ya da tılsım biliminin varolmadığı değildir. Bunların, gölgeler olarak tabir edilen bazı gerçeklik boyutları da vardır. Ama bizler ruhu kendimiz üzerinde özenle çalışmak suretiyle (kişisel gelişim anlamında) bulmalıyız ki kitaplar sayesinde günümüze kadar ulaşan tılsımların ya da ritüel büyüsünün etkilerinin ardındaki gerçekleri bu kitaplar üzerinde çalıştıkça bilebilelim.
  Ortaçağın sözde büyücüleri öğrenciler için şu anda birer yanılgı ve tuzak teşkil eden, teozofik veya teozofi harici bir dizi yazı bırakmışlardır. Bunlarda çeşitli uygulama türlerine yönelik önemsiz bir dizi yönlendirici mevcuttur, ama bütün bunlar insanların diğer ölümlüleri tamamen dışsal yöntemlerle, astral veya doğal dünyayı kontrol etmeye itme çabalarıdır. Bu uygulamacılar başarılı olamamışlardır ayrıca günümüzde onların yolunu izleyerek bu tür uygulamalar yapanların pek çokları da başarısızlığa uğrayacaklardır. Eski Avrupa’nın sözde majisyenlerinin ve maji üzerine yazı yazanların çoğu vakasında ürettikleri yayınlanmış eserler sadece hayal kırıklığı yaşamış bir kibirin merhemleridir, diğerlerindeyse bu onlardan öncekilerin kendilerine miras bıraktığı formüllerin çoğaltılmasıdır.

  Paracelsus pozitif olarak gerçek majinin insanın içinde olduğunu, bunun insanın içsel doğasının bir parçası olduğunu, başlangıçta potansiyel halinde olup sonradan aktifleştiğini ve bu ritüel ve törenlerin ise onları kullanan insanın kendisinin bir majisyen olmadığı sürece çok küçük birer çöp parçaları olduklarını söylemektedir.

(1) Rose-Croix: Batı’nın en ünlü gizli örgütlerinden biri. İlk kez 1614-1615 yıllarında yayınlanan üç küçük kitapçılıkla adını duyurdu. Kimi araştırmacılar, İslam gizemciliğinden ve İspanyol “Alumbrado’larından (Nurlanmışlar) ” etkilendiklerinden söz etmektedir. Asıl esinlerini Paracelse’in yandaşları tarafından geliştirilen Pansophie-Evrensel Bilgi ismini alan kuramlar bütününden almışlardır. Evrensel Bilim adlı bir programları vardı, bazılarına göre de Hermesçi öğretileri siyasal ve dinsel yorumları da katan simyacılardı. (Ç.N)
 
 

© Astroset 2004-2010