Nea Nepal'de

Bölüm 9

WWW.ASTROSET.COM

KENDİME YOLCULUK BAŞLIYOR

  Bu sabah tek başıma yürüyüşe çıkmak istedim. Biraz düşünmek istiyorum. Döneyim mi, kalayım mı? Neyse en iyisi kendimi olayların akışına bırakayım, bakalım yeni bir şeyler olursa kalırım yoksa dönerim. Neyse önce Doğan beni bu gizemli bilgeye götürsün de sonra karar veririm.
  Ama bu götüreceği kişi bir rinpose yani bir Budist rahip filan değil. Çok daha gizemli ve özgün biriymiş. Onu ya hiç sevmez bir daha gitmek istemezmişsin, ya da seni eğitime almayı kabul ederse, eğitim bitene kadar da sen gidemezmişsin yani ayakların, ruhun, gönlün gitmezmiş bir türlü oralardan. Şaşırdım ve heyecanlandım …
  O da heyecanlıydı, nedenini çok sonra anladım.
‘Biraz tırmanacağız dağa doğru’ dedi. ‘Sık dişini sonuçtan çok memnun kalacaksın önemli olan onun seni kabul etmesi’ diye de kendinden çok emin devam etti.
Tanışacağım bilge öğretmen bir münzevi ve tüm kalıpların dışında yaşadığı iddia ediliyor, özgün ve tek başına. Himalayalar’a tırmanırken rastlanan küçük dağ köylerinden birinde yaşadığı söyleniyor hatta daha doğrusu bir mağarada yaşadığını söyleyenler de var. Kendi küçük evinin bahçesinde misafirlerini kabul ettiğini söyleyenler de… Adı ise beni duyduğumda çok heyecanlandıran bir ad. Adını söyleyince siz de şaşıracaksınız ne biliyor musunuz?
“Bilge Asita”.

  Doğan adını ilk söylediğinde, ‘Tanrım olamaz bu bir rastlantı mı? Yoksa benim içsel yolculuğumun ödülü mü? dedim.’ Buda’nın öyküsünde çok hayran olduğum bilge ile şimdi gitmekte olduğum münzevinin adı aynı idi. Tekrar doğuş konusunda hiçbir zaman iddialı olmadım ama bu O’ muydu yoksa?
Yok canım! Buranın mistik havası benim de aklımı başımdan aldı herhalde. Yani anlayacağınız biraz gizemli ve efsanevi bir kişilik. Gerçek mi onu bile tam anlayamadım ben. Doğan
‘seni onunla tanıştıracağım’ diyor. ‘Eh iyi çok sevinirim, çok ihtiyacım var’ dedim. 'Önce seni Boudnath’a götüreyim, orada Budist rahiplerin bizim gibiler için yaptığı söyleşileri dinleteyim sonra da dağlara çıkarız’ dedi. Hemen sevinçle kabul ettim. Az günüm kalmıştı, ne yapacağıma bir an önce karar vermek istiyordum. Gruptan izin aldım, bunun benim için önemini anlattım. Rehberim önce konuyu anlayamadı ama sonra, çok nazik davrandı.
  Yola koyulduk. Kendi yükümüzü taşıdığımız, kamp yaptığımız, rehber kullanmadığımız için, gittiğimiz her yerde oldukça tuhaf karşılandık. Hani Türkiye’de köy yerine gidersiniz herkes uzun uzun sizi süzer ya işte öyle oldu gerçekten, çok güldüm.  Çocuklar hemen halka oluşturur ya etrafınızda, gittiğimiz dağ köylerinde de ayni şey geldi başımıza, yalnız çok daha yoğun olarak. Hatta bu boş, uzun süzme olayına batılılar bir isim bile takmışlar
"Asya  bakışı", “Asman stere.”
 
Birisi bana söyleyene kadar dikkatimi bile çekmemişti. Bizim memleketten alışığım ne de olsa. Özellikle kamp yaptığımız yererde hep dağ yürüyüşü firmaları ile gelenler kalıyorlardı, yani hamallı ahçılı ve rehberli gruplar. Bizim gibi yalnız başına yürüyüş yapan hiç kimse kamp yapmıyordu. Oteller yani Dodge’lar  dururken kamp yapmak da ne oluyor!
  Dodge’lar genellikle aileler tarafından işletiliyor. Büyük çoğunlukla kadınlar ve sevimli çocuklar çalışıyor. Kendileride otelin bir köşesinde kaldıkları için, kendimizi aile ortamında hissettiğimiz zamanlar çok oldu. Köyler çok güzel yerlere konuşlanmışlar. Dik yamaçlara kurulu bu köylerde, teraslandırma yapılarak tarıma olanak sağlanmış. Genellikle pirinç mısır, sebze ve buğday ekiyorlar. Ormanlar ise enfes, Himalayalar'da orman sınırı çok daha yüksek Türkiye’dekinden. Sınırlı doğa bilgimle gözlemleyebildiğim kadarıyla çam, bambu, rhododendron, fire, meşe, palamut ormanları vardı. Sonbaharın kızıl-sarı yapraklarının çevremizdeki  doğal atmosfere katkısını sözcüklerle ne kadar anlatırım bilemiyorum. Annapurnalar'in, Dhaulagiri'nin ve Machapuchare'nin yakından nefes kesici görüntülerini ise yazıya dökmek pek mümkün değil. Bir günlük yürüyüşümüz boyunca bu dev kütlelerin görüntüsü öylesine içime işledi ki şu anda bile gözlerimi yumsam en ufak ayrıntısına kadar oluşturabilirmişim gibi geliyor görüntüyü.
  Sonunda söylediği küçücük köye vardık. Adı sanı bile yok bazılarının. Çok heyecanlandım,
‘dur biraz’ dedim.
Dinlenmek ve hazır olmak istedi yüreğim. Aslında hepimiz, içimizdeki o sırrını bir türlü ele vermeyen gizemin peşinde değil miyiz? Kristalden bir sırça sarayı olmayan kim var ki? Kimi bu sırçayı hissetmiş kimi etmemiş, olsun ne fark eder, nasıl olsa o da birgün içindeki bu sırça saraya girmek isteyecek ama her yer kristal ve şeffaf, adımları çok dikkatli atmak gerekecek, ya basamaklar kırılırsa?
  İçimizde neler gizli, ne var o koca koca kabukların altında, yaşamdan ve kendimizden neler saklıyoruz? ‘Sırça sarayımın kuleleri yıkılmaz inşallah’ dedim içimden. ‘Kabuklarım aniden kırılırsa, o ince duvarı yırtıp geçersek, içinden ne çıkacak, ışığa dayanır mı gözlerim? Çok kamaşmasın da’… bir an hafif bir ürperti geçti içimden…. Sonra ‘hadi hadi yürü dedim. Hani bu kadar korkak olmayacaktın, söz vermiştin kendine’.

<< Önceki Bölüm

Sonraki Bölüm >>

 

© Astroset 2004-2009