|
Ezoterizmde
hayat
enerjisinin, doğudan batıya doğru bir akış içerisinde olduğu
ifade edilmektedir; enerjinin dairesel bir şekilde adeta dünya
turu yaparcasına yaptığı akış; medeniyetlerin de birbiri peşi
sıra, doğudan batıya doğru hayat enerjisinin parlak ışığının
yayılışı olarak açıklanır. Doğu bir zamanlar dünyanın kültür
ve uygarlık beşiğiyken bu enerji ve bu manyetik alan yavaş
yavaş batıya doğru kaymıştır. Aynen güneşin izlediği yolu
izler bir şekilde. Ve sırasıyla Mısır, İran, Kalde, daha sonra
Yunan, Roma, Avrupa ve Amerika... Günümüzde de, tekrar doğuya
doğru gideceği ve Japonya'ya ve Asya'ya sirayet edeceği ifade
edilmektedir, ki zaten günümüz doğusunda yani Asya'sında,
Japonya'sında, özellikle bunun belirgin tezahürlerini
görmekteyiz. Kutupların
da yer değiştirmesi söz konusudur, ki daha önce bu hadisenin
birçok kez meydana geldiği bilim adamlarınca da elde edilen
bulgularla saptanmıştır. Örneğin Jeolog Charles Hapgood,
kutupların daha önce, yüz bin yıl içerisinde üç kere yer
değiştirdiğini saptamıştır. Ayrıca, Hugh Brown hayatı boyunca
hükümetleri tehlikeye karşı uyarmış, ama bu oluşum zaten
dünyanın kendi doğal yaşamı olduğu içinde insanoğlu
kaymaların pek önüne geçebilecek durumda değil.
Antarktika'daki aşırı buz birikiminin durumu ilginç. 1930
yıllarında oraya dikilen 35 metrelik bir radyo kulesi var ve
1960'lı yıllarda oraya gidilip bakıldığında, bir metrelik bir
bölümü dışarıda kalmış şekilde, tamamen buzlara gömülü olduğu
görülmüş. Ve Brown şöyle devam ediyor:
“Antarktika gibi
muazzam bir alanı düşünün; tümüyle birlikte 30 metre
yükselecek kadar bir buz birikimine sahne oluyor. Bu buz
birikimi, artan bir hızla devam etmektedir, mutlaka ve mutlaka
dünyanın dengesini bozacak ve bir gün kutupların yer
değiştirmesine neden olacaktır. Zaten dünyanın manyetik
ekseninde de bir kayma saptanmaktadır."
Çevrimsel Zamanın Ezoterik Açıklaması
Dünyanın
da kendine göre bir soluk alıp vermesi vardır. Kalbimizin
açılıp kapanması, kanın bütün vücudu dolaşıp birazcık değişmiş
olarak ve aslında tekamül etmiş olarak, her ne kadar kirlense
bile yine aynı merkeze dönmesi, yine çevrimsel bir zaman
akışını göstermektedir. Bazı
araştırmacıların, okültistlerin, özellikle Teozofi
Cemiyetinden Charles Leadbater, Anne Bassent, Max Heindel'in
verdikleri bilgiler bu konunun ezoterik yanını anlatmaktadır.
İnsanı üçlü
bir sistem olarak ele alıyorlar (beden, ruh ve aradaki astral
bedeni veya spiritüalizmdeki terimiyle perisperi), bu sistem
yedi yıllık devreler halinde gelişmektedir. Bir çocuğun esiri
bedeni yedi yaşına kadar olgunlaşmaktadır. Ve yedi yaşından
itibaren faaliyetini göstermektedir ki, bu hayati beden,
fizikteki aşırı gelişmeyi temin eder. Esiri beden hayat
enerjisinin belli başlı taşıyıcısıdır. Nitekim, dikkat
edilecek olursa çocuklar 7 yaşından itibaren çok hızlı bir
gelişime tabi olurlar. Astral
beden yine 7 yıllık bir siklus içinde olgunlaşır ve 14
yaşından itibaren devreye girer diyorlar. Ve 21 yaş mantal
bedenin, zihin bedenin olgunlaşmasıdır, ki nitekim insanın
zihinsel faaliyeti 21 yaşından itibaren giderek doruğa
yükselir. Bu şekilde 7'şer yıllık devreler halinde insan
varlığının gelişimini izah etmeye çalışmışlardır. Fransız
araştırmacı Claude Bernard'ın araştırmalarına göre, insan
vücudundaki bütün hücreler, devresel olarak yine 7 yılda bir
komple yenilenmektedir. Siz bir arkadaşınızla, son
gördüğünüzden 8 yıl sonra rastlaşabilirsiniz. Ama o artık, o 8
yıl önceki insan değildir. 8 yıl önceki Ahmet'ten veya
Mehmet'ten, o insanda eser yoktur. Çünkü hücrelerinin hepsi
değişmiştir. Tabi o insanı bir fizik madde olarak,
elementlerden oluşmuş bir madde olarak ele alırsanız, yine de
fazla bir fark göremezsiniz. Çünkü aslında o maddeye etkin
olan ruh varlığıdır. Ona tabi olarak değişen de o insanın
astral kalıbıdır, perispirisidir. Hücrelerin hayatlarını çok
çabuk kaybettikleri ve sürekli yenilendikleri bilinmektedir.
Araştırmacının ifadesine göre, 7 yıllık devrelerde komple bir
yenilenme vardır.
Çevrimsel
Zaman Akışında Yükseliş-Çöküş
Bu
çevrimsel zaman akışında 520 yıllık bir saptama Kaptan Bruck
tarafından yapılmıştır. 1800'Iü
yılların sonlarında yaşamış
Belçikalı bir araştırmacı
olan Bruck'un ifadesine göre, bir toplumun ya da
medeniyetin yükselişinde 520 yıllık bir ilk safha vardır ki
bu, yükselişe kadar götürür. Bu 520 yıldan sonra ikinci bir
520 yıl daha vardır, bu da çöküşün başlangıcıdır diyor. Yani
bir merkezden çıkıp doruk noktaya ulaşma, sonra tekrar aşağıya
düşme. Tabi bu bütün toplumlar için böyle değil. Uygarlığını
çok uzun süre sürdürebilmiş toplumlar için bu gözlemlenebilir,
ki bunu Fransız medeniyetinde gözlemişler. Araştırmacı,
“520'yi 16'ya, 36'ya vs. bölerek alt bölümleriyle de aynı
sonuçları elde etmek mümkündür”, diyor. Ancak bu
hayatın akışı, yani hayat enerjisinin dünya üzerinde doğudan
batıya doğru akışı ve belli bir süre sonra, belli bir
medeniyetin beşiği olan yöreyi terk edişi neticesinde bir
çöküntü meydana getirmesi bu periyodik sisteme göre doğaldır
ama orada yaşayan toplumlarda, bu yozlaşma olayının tek
istisnası Mısırlılardır.
Mısırlılar
Atlantis Kolonisi
Mısırlılar,
eski Atlantis kolonisi olmaları nedeniyle atalarından miras
olarak devralmış oldukları çok gizli, okült bazı bilgileri
kullanarak bu hayat enerjisinin uzun süre, neredeyse 5000
yıldan fazla -belki çok daha eskilere de uzanıyor olabilir-
orada kalmasını sağlayabilmişlerdi. Zaten Mısırlıların
yapılarından, hayat biçimlerinden ve tapınaklarındaki çeşitli
papirüslerden, çeşitli duvar resimlerinden bizlere yansıyan
yaşamları, kültürleri, inanç uygulamaları, kültleri, tapıncaları, kozmik enerjilerle iç içe olduklarını ve bunları
kullanabildiklerini göstermektedir. Bunların en belirgin
özelliklerinden birisi mumyalama yöntemidir. Mumyalama
yönteminin başlıca fonksiyonlarından birisi, vücudun
hayatiyetini sağlamakta olan esiri bedenin vücuda en yakın
kısımlarının mümkün olabildiği kadar uzun bir süre vücut
yöresinde bulunmasını sağlamaktır, ki bunu sağlamanın tek
çıkar yolu da, vücudun bozulmasını önlemektir.. Yani bizim
şimdiki tarihçilerimizin aktardığı gibi, Mısırlılar, o adamın
günün birinde kalkıp, yaşamını tekrar o bedende sürdüreceğine
inanmıyorlardı. Öte alemi çok iyi tanıyan insanlardı ve bir
bedenin işi bittikten sonra onun bir daha kullanılamayacağını
biliyorlardı. Beyni, sindirim sistemini, bağırsakları çıkararak
bedeni kullanılmaz hale getiriyorlardı, ama genel kalıp gayet
sağlıklı bir şekilde muhafaza edilmekteydi. İnkalar ve Güney
Amerika uygarlıkları, onlar da Atlantis kökenli olmaları
itibarıyla, aynı tradisyona bağlı olarak aynı işlemi
uygulamaya çalışmışlar, fakat tabi ki Mısırlılar kadar
başarılı olamamışlardır.
Dünya
canlıdır
Dünya
da bir solunum yapıyor. Onun hayati yapısı da belli bir soluk
alıp verme içerisindedir. O da canlı bir varlık. Hatta gündüz,
güneş ışığına tabi olan yarı kürenin nefes alma, yani hayat
enerjisini kendi bünyesine çekme sürecidir. Gece karanlığının
hakim olduğu, güneşten gelen o hayat enerjisine muhatap
olmayan yöresinde ise, dışarı nefes verme, yani kullanılmış
olan enerjinin atıklarının dışarıya atılması işlemi
sürmektedir. Bu, bizim bir günümüzdür. Bizim bir günümüz,
dünya için bir soluk alıp vermedir. Hatta birtakım ilginç
saptamalar da yapılmış. Örneğin: Bizim bir günümüz Dünya'nın
bir saati ve Güneş'in bir dakikası; bizim bir ayımız Dünya'nın
bir günü, Güneş'in bir saati; bizim bir yılımız, yani 365
günümüz, Dünya'nın bir ayı, Güneş'in bir günü deniyor. Hindularda
bu makro kozmik düzene ilişkin çok ilginç zaman saptamaları
var. Onlarda da bir güneş yılı bizim 360 yılımız ediyor. Yani
360 güneş günü. Yine Hindularda büyük soluk var. Kozmosun
ya da bizim
ya da Dünya'nın
soluk alış verişinin belli bir zamanı var. Tabi bu soluk alış
verişi, sadece bedenin ciğerlere hava alıp vermesi olarak da
göremeyiz. Bunun üstün örtüleri daha açıldığı zaman da belli
bir enerjinin içe çekilip tekrar dışarı verilmesi
ya da merkeze
dönüş ve merkezden uzaklaşma hareketinin, evrenin her
hücresinde mevcut olan bu hareketin bir yansıması görülebilir.
Hindular bunu makro kozmosa uygulamış ve kendilerine göre
birtakım zaman dilimleri saptamışlar. Büyük soluk
ya da büyük soluk
alma pralaya ve
soluk verme mamantar
olarak adlandırılmış. ki bunun ikisi, onların
deyimine göre bir kalpa
meydana getiriyor. Bu da 8.640.000 yıl ediyor.
Bizim için tabi ki tasavvurların ötesinde bir zaman dilimi.
Görüldüğü gibi, burada zamanı kullanış varlığın şuur durumuna
ve mekana göre değişiklikler göstermektedir. Dünyamız
dengesi henüz oturmamış bir planet. Zaten eksenindeki eğiklik
ve elips durumunda bulunuşu da bunu göstermektedir. Yine bazı
bilgilere göre, dünya
astrali
diğer planetlerle kolaylıkla irtibata
geçememektedir. Bu, faz eksikliğinden dolayı deniyor.
Tekamülde, gelişimde bir ağırlık vardır. Başka planet/ere
kıyasla dünyamız üzerindeki yaşam biraz ağırdır ve ağır bir
zaman süreci içerisinde cereyan etmektedir. Ve dolayısıyla
varlıkların, yüksek şuurlarıyla olan irtibatları kararmıştır,
daha seyrektir. Diğer bazı gezegenlerdeki yaşam tarzı ile
arasındaki en belirgin fark ilk başta bu olmaktadır. Ancak, bu
yoğun ve ağır tekamül şartlan içerisinde Dünya üzerinde
yaşayan varlıkların hisleri gelişmektedir.
Dikkat edecek olursak bizler günlük yaşantımızda hislerimiz,
duygularımız vasıtasıyla bir eğitime tabi tutulmuş ya
da kendi kendimizi eğitiyor durumdayızdır. Bu epröv ortamına,
sınava, laboratuara bunu bilerek girmiş varlıklar olduğumuz
için, bu da bizim onayımızla gerçekleşen bir olaydır.
Üst şuurumuzla, öz benliğimizle irtibatımız son derece
seyrektir. İçinde bulunduğumuz mekan, o mekanda olup bitmekte
olanlar, o mekanın bize verecek oldukları, bizi oraya getiren
sebeplerin ne olduğu, şu andaki pozisyonumuz, bir saat sonra
hangi duygular içerisinde olacağımız ya da bir saat önce hangi
durumda olduğumuz gibi tüm hayatımız boyunca gayet dar
kapsamlı bir algılama içerisindeyizdir. Göremeyiz, on dakika
sonra ne olacağını bilemeyiz.
On dakika önce olmuş olanların da bizim için gerekliliğini,
varlığımıza neler kazandırdığını tam manasıyla idrak edemeyiz.
Yine bedenden ötürü, yine bu ağır zaman ve mekan şartlarından
ötürü unutkanlığımız vardır. Bir saat önce söylemiş olduğumuz
şeyleri unuturuz, eşyalarımızı kaybederiz vs. Hepimiz
kendimizden birçok örnek bulabiliriz. Fakat bu ağır
şartlar içerisinde hislerimiz gelişiyor. His adı verilen o
mekanizma sayesinde, dünya maddesinin bütün etkisini içimize
alıp, varlığımıza, bünyemize sindirebiliyoruz.işte bu, zaten
Dünya'nın özel bir okul, özel bir eğitim merkezi olmasından
kaynaklanmaktadır.
Dünya maddesi gelişmiş değildir. Dolayısıyla, dünya üzerinde
yaşayan insanlık realitesi de ağır gelişmektedir. Fakat
özellikle komando eğitimini hatırlayacak olursak, orada da
varlık, içinde yaşadığı rahat mekandan, sıcak sulu, belki de
jakuzili banyosundan alınıp, şehrin bütün olanaklarından
koparılıp bambaşka bir mahrumiyet mekanına götürülüyor.
Askerlik eğitimi içerisindeki yoğun komando eğitiminde
şartların birkaç kat daha ağırlaştırılarak, zamanın ve mekanın
işleyişi birkaç kat daha yoğunlaştırılarak, bedensel olarak
birçok olanağın kısıtlandığı bir ortam meydana getirilmektedir
ve bundan da kasıt, varlığın kapasitesinin, tahammül gücünün
genişlemesidir, esnekliğinin gelişebilmesidir. Bir insan,
duygusal olarak değerlendirdiğinde
ke ndisinin
layık olmadığı, kendisine çok kaba gelebilen ortamlara, zaman
boyutlarına dalabildiği zaman, onun üst varlığında otomatikman
bir gelişme meydana gelmektedir.
Bir varlığın gelişmişlik derecesi, onun ne kadar yukarıdan, ne
kadar aşağıya inebildiğiyle ölçülmektedir. Bu yüzden Dünyamız,
hayat enerjisinin ve zaman enerjisinin akışı bakımından her ne
kadar yoğun şartlarının, varlığın üst şuuruyla irtibatını
zayıflatmış olduğu bir mekan olarak değerlendirilse de,
özellikle yüksek ruhi kudretlerin bir deney yeri olduğu ruhsal
tebligatlarda ifade edilmektedir. |