Metafizik

WWW.ASTROSET.COM

 

Yeni Ruhçulukta Ruh - Beden İlişkisi

RUH ve KÂİNAT, Bedri Ruhselman - Cilt I, sayfa 165 ve devamından günümüz Türkçe’sine Selman GERÇEKSEVER tarafından uyarlanmıştır.

Ruh Beden İlişkisi Hakkında Yeni Ruhçu Görüş Nereden Çıktı?

Burada bizim söyleyeceğimiz ve klasik bilgiye ekleyebileceğimiz şeyler, dört buutlu âlemdeki üstadlarımızdan almış olduğumuz bilgilere dayanır. Bunlar, klasik ruhçuluk bilgilerini dışlayıcı değil, tam tersine onları doğrulayıcı ve destekleyici içeriktedir. Dört buutlu âlemdeki üstadlarımızdan aktardığımız bilgiler tırnak işareti içinde gösterilmiştir.  Burada, her şeyden önce şunu bildirmeliyim ki, bu bilgilere aracı olan medyomumuz, o sıralarda; ruhçuluğun ya da deneysel ruhçuluğun öğretilerinden herhangi birinin teorisinden bile haberi yoktu. Bununla beraber, alınan bilgilerde ruhçuluğun en yüksek derecedeki bilgileriyle örtüşen ve onu birçok yerlerinde tamamlayan bilgiler vardır. Fakat sık sık yinelediğim gibi, hiçbir fikrin doğruluğu hakkında, hiçbir kimseyi inanmaya zorlamak amacında ve niyetinde değiliz. Buna ne gerek vardır, ne de olanak.

Perisprinin Bedenle Bağlantısını Sağlayan Maddesel Araçlar

Ruhu maddeden ayıran en önemli özellik, onun tesirlilik kudretidir. Ruh bu kudretinin gelişimi oranında maddeleri kullanır. Bununla birlikte, bu tesirliliğin maddeler üzerindeki etkisi gene maddeler aracılığıyla olur. Ruh, bir maddeye, ancak o madde ile ilgisi bulunan başka maddeler aracılığıyla etki eder. Bu aracıların arasında; ruhtan aslâ ayrılmayan, ruhun madde evreninde oluşturduğu perisprisi vardır. Şu halde bedenle “birleşmesi”, perisprinin onunla birleşmesi demektir. Gerçekten, perispiri bedenin her yerine nüfuz etmiş durumdadır. Üstad şunu söylüyor: “Ruh perisperisi ile bedenin her yerine nüfuz eder.” (1)

Fakat burada akla başka şeylerde gelir. Daha önce perispri hakkında yazdıklarımızdan anlaşılacağı gibi, ruhun bu tesir aracı doğal hâlinde iken, son derece akışkandır. O kadar ki, onun bu durumu ile dünyamızdaki hiçbir madde üzerine doğrudan doğruya etki edebilmesi söz konusu olamaz. Bunun içindir ki; biz, ölmüşlerimizin ruhsal tezâhürlerini dünyamızda doğrudan doğruya göremiyoruz. Şu halde perispri beden ile ilişki durumuna geçebilmek için önce bir hal değiştirmek zorundadır. Kitabımızın tekrar doğuş bölümünde bu konuya değinilmiştir.

Bununla birlikte, madde ile birleşmek üzere perisprinin az çok yoğun bir hâle gelmiş olması da yetmez. Bunun için başka aracı maddelere de gerek vardır. Bu maddeler perispri ile beden öğeleri arasında bir takım akışkan (seyyal / süptil) aracılardır. Bu aracı akışkanlar bizim sıradan inceleme, araştırma ve ölçüm araçlarımızla saptanamayacak kadar ince / yüksek titreşimlere sâhip bulunduğundan kolaylıkla belirlenemezler. Bundan dolayı biz bunların pek azını ve belki de en az önemli olanlarını tanımaya çalışıyoruz. İşte ısı ve elektrik gibi etmenler bu aracıların en beliren ve en kaba olanlarıdır.

Bununla birlikte, asıl önemli ve daha yüksek tertipte bir takım etmenler daha vardır ki, bunlar perisprinin bedenle bağlantısında doğrudan rol oynarlar. Bunlar, hareketlerindeki hız ve doğalarındaki incelik bakımından, dünyamızın belki de en yüksek tertipteki maddeleri arasında bulunan bir takım yaşamsal ögelerdir. Bunlardan bizim ilk değinmek istediğimiz öğe sinirsel akışkandır. İlerideki konularda, aynı derecede önemli, manyetik kuvvet, hayvansal mıknatısiyet, beşerî radyoaktivite vb. adlarla değişik araştırmacı yazarlar tarafından adlandırılmış başka bir akışkandan söz edilecektir ki, biz buna “yaşamsal akışkan” demeyi yeğliyoruz. Çünkü bunun ya doğrudan; ya da sinirsel akışkan üzerinden, saptanmasıyla bedenle perispri arasındaki ilişkileri sağlayan önemli bir unsur olduğuna emin bulunuyoruz.

Burada şunu da unutmayalım ki, ruhsal tesirlilik ile bu yaşamsal alışkanlıklar bir birine dönüşebilir. Örneğin sinirsel akışkan, yaşamsal akışkan hâlini alabildiği gibi, ısı da başka bir akışkana dönüşebilir. Tüm bu işler, vücudun gereksinimine göre ayarlanmış olan; daha önce biraz değinip geçtiğimiz, kimyasal olaylardaki gibi, ruh tarafından düzenlenir ve tüm bu olup bitenlerden bizim haberimiz yoktur.

Görülüyor ki, bu yaşamsal öğelerden herhangi birisi vücutta; azalır, çoğalır ya da ölçüsüz değişmelere uğrarsa, önem derecesine göre, beden ile perispri arasındaki bağlantılar gevşemeye başlar ve hattâ bu değişimler aşağıdan ya da yukarıdan yaşam için gerekli olan sınırı geçerse perispri–beden gevşekliği arta arta belirgin bir degajmana(2) kadar gidebilir, yani perispri bedenden kesin olarak ayrılır ve ölüm olayı  gerçekleşir. Tüm bunlardan dolayı, beden–perispri ilişkilerini sağlayan ve sürmesine aracı olan bu yaşamsal etmenlerin vücutta azaltıp çoğaltan tüm iç ya da dış öğeler (etki derecelerine göre) perispri ile beden arasındaki bağları az çok gevşetir ya da tümden koparabilir.

Vücutta sürüp giden; sindirim, kan dolaşımı, solunum vb. bir takım yaşamsal işlevler ile azaltma ve çoğaltma fiillerini kolaylaştırma yolu ile vücut için gerekli olan bu yaşam öğelerini cansız ve kaba maddelerden sağlamak amacına yöneliktir. Görülüyor ki, dışarıdan aldığı maddelerin, isteğe bağlı ve nicelikle ilgili değerlerine göre insan kısmen irâdesiyle de beden–perispri ilişkileri üzerinde bazı etkiler yapabilir. Nefis kırma(riyâzet) çalışmaları kapsamında, aç kalarak gerekli hammaddeler dışarıdan yeterince alınmayınca beden–perispri ilişkilerini sağlayan yaşam cevherleri az çok bir zaman sonra vücutta azalmaya başlar. Bu durumun sonucu olarak, önce perispri ile beden arasındaki bağlar gevşer ve ruh varlığı beden dışında daha serbest olarak melekelerini kullanma olanağına kavuşur. Böyle bir insanda paranormal bir takım tezâhürler belirir. Tüm bu konulardan haberi olmayanlar bu durumları kerametler olarak adlandırırlar. Bazı mezhep / tarikat izdeşleri arasında bu durumlarla ilgili örnekler vardır. Fakirler ve bazı zahitler de bu cümledendir.

Bununla birlikte, yaşamsal öğeler üzerine doğrudan etki ederek, onların isteğe bağlı ve nicelikle ilgili durumlarını değiştirerek, irâde dışında kaldığı için; elbette, öncekinden daha aşağı düzeyde bir beden – perispri gevşekliği ve bunun sonucunda da bir degajmanı (1) , ruh serbestliğini ortaya çıkarabilir. Bunlar, bir takım hammaddeleri vücuda sokmakla olur ki, bu maddelerin önemli bir kısmı hekimlikte kullanılmaktadır. Bunlar genellikle zehirli maddelerdir ve başlarında da afyon ve afyon bileşikleri gelir. Bununla birlikte tüm uyutucu, uyuşturucu ve uyarıcı maddeler yaşam öğelerini azaltarak / çoğaltarak beden–perispri ilişkisi üzerinde az çok etkili olabilir. Hekimlik bunlardan (çoğu kez ampirik olarak) (3) çeşitli amaçlarla yararlanma yoluna gitmektedir. Dahası, bunların etkileri o kadar ileri gidebilir ki, eğer bu maddelerden pek kuvvetli dozlar vücuda sokulursa, sonuçta ortaya çıkacak olan beden–perispri gevşemesi kesin bir kopma ile sonuçlanabilir.

Bunların örneklerini de Ortaçağda yaygınlaşmış olan sihirbazlarda görürüz. Kitabımızın hipnoz ve dedubluman bölümlerinde bu konuyla ilgili biraz daha ayrıntılı olarak durulacaktır. Bunlardan ayrı olarak, ruhsal tesirlerle de, beden-perispri ilişkisini düzenlemeye yarayan bu yaşam öğelerinden bazı nicelikle ilgili ve isteğe bağlı değişiklikler oluşturularak degajman (1) durumlarının ortaya çıkması olasıdır. Gelecekteki, akılla ilgili tıp branşının bu ruhsal durumlardan çok yararlar sağlayacağını sanıyoruz. Bize öyle geliyor ki, telkin ve kendi kendine telkin denemelerinde şimdilik bunun, belki çok ilkel bir şekilde incelenmesine ve idraklenmesine girişilmiştir bile… Okuyucularımız bu konuyla ilgili bazı ayrıntıları da ikinci cildimizde bulacaktır.

Beden–perispri bağlantısıyla ilgili yaşamsal öğeler hakkında bu genel irdelemeyi yaptıktan sonra biraz da sinirsel akışkandan söz etmeyi uygun görüyoruz. Sinir sisteminde böyle bir akışkanın dolaşıp dolaşmadığı konusu tüm fizyologlar tarafından oy birliğiyle halledilmiş değildir. Bazıları bu akışkanı kabul etmez ve duyularla ilgili idrakin oluşumu için sinirlerin titreşimini yeterli görür. Gerek fizyolojiden gerekse metapsişik araştırmalardan alınmış sonuçlar bizi, sinirlerde bulunan bir akışkanı kabul etmeye zorluyor. Bunları ayrı ayrı ve uzun uzadıya burada anlatmak olanaklı değildir. Ancak, bizleri bunu kabul etmeye zorlayan durumlardan birkaçını burada kısaca paylaşmayı gerekli görüyorum:

Maddesiz titreşim olmaz. Titreşimlerin inceliği / yüksekliği de kendilerinde bulunan maddelerin inceliği / yüksekliği ile bağlantılıdır. Bu da maddeyle ilgili bir ilkedir. Örneğin bir davuldan, kemanın dördüncü oktavıyla ilgili bir ses bekleyemeyiz. Oysa ne kadar yüksek tertipte yapılmış olursa olsun, sinir sisteminin fizikokimyasal öğeleri, esîr içerikli titreşimleri doğrudan doğruya alabilecek özellikte değildir. Çünkü bunlar gene bu tür titreşimleri alma özelliğinden yoksun olduğu bilinen, vücudun öteki maddesel öğelerinden başka türlü maddelerle vücut bulmuş değildir. Oysa, buna karşın onlarda vücudun başka organlarının sâhip olmadığı bir özellik vardır ki, o da “sinirsel akışkan” dediğimiz öğeleri üretebilme becerisidir. İşte bu beceri onları, vücudun daha yüksek tertipteki öğeleri arasına koymuştur.

Biliriz ki, bir sinir ortasından kesilirse, bir süre sonra, dışta kalan parçası ölür, oysa merkez tarafında kalan kısım yaşamayı sürdürür. Bundan ilk çıkan sonuç şu olur: Sinir merkezinden sinirleri besleyici öğeler çıkar ve bunlar sinir yollarında akarak onları besler. Acaba sinirleri besleyen bu öğeler nelerdir? Bunların ne olduklarını ve içeriklerini araştırmayı fizyoloji uzmanlarına bırakalım ama bizim burada saptayacağımız nokta şudur: Önce, sinir merkezleri, sinir yollarını besleyici bir “yaşam öğesi” üretir. İkinci olarak bu öğe sinirlerde akıp gider. Bu öğeye ya da akışkana verilecek adın değeri ikinci derecede kalır. Gene konumuza dönerek diyoruz ki, sinir yollarında bir takım akışkanlar akar ve bunlar sinir merkezlerinde üretilir. İşte biz bu akışkanı, bedenle perispri arasındaki ilişkiyi sağlamaya yarayan bir yaşam öğesi olarak kabul ediyoruz.

Bu akışkan nedir? Hiç kuşkusuz, bir maddedir; hem de evrenin öteki “yüksek”  maddelerine oranla oldukça yoğun bir maddedir. Bu maddenin laboratuar yoluyla kimliğinin henüz saptanamamış olması, onun doğrudan doğruya fizikokimyasal araçlarımızla ilgili bulunmamalarından ileri gelmektedir. Bunlar ancak kendileriyle uyumlu yüksek titreşimlerden etkilenirler ve gene o türden titreşimler üzerinde etkili olabilirler. İşte bunun içindir ki, gerçek kimliği saptanamadığından, şimdiye dek esîrin varlığı nasıl fizikçiler arasında uzun tartışmalara konu olmuş ise; tıpkı onun gibi, sinirsel akışkanın var olup olmadığı konusu da fizyologlar arasında tartışılmaktadır.

Metapsişik araştırmalar bakımından perispri ile beden arasında aracı maddesel öğeler bulunduğunu gösteren birçok deneysel gözlemlerden başka, böyle aracıların bulunmasını zorunlu kılan nedenler de vardır. Bu nedenlerden birisi; az yukarıda yazdığımız gibi, perisprinin kaba dünya maddeleriyle doğrudan doğruya ilişkiye geçemeyecek kadar süptil (ince, lâtif) bir doğada olmasıdır. Ruh, doğrudan doğruya bedene tesir edemeyeceği gibi, perisprisyle de ona doğrudan doğruya etkili olamaz. Bunu bir örnekle açıklamak istiyorum:

Ben şu satırları yazarken, katı bir madde olan kalemi gene katı bir haldeki maddeler aracılığıyla harekete geçirebilirim. Bu aracılar et ve kemikten oluşmuş kolum, elim ve parmaklarındır. Fakat burada yazı yazdıran etmen hiç kuşkusuz, bunlar değildir. Gerçi, bunlar kaleme göre etken durumdadır ama elimi yöneten, yüksek sinir sistemine göre edilgen durumdadırlar. Daha doğrusu, öncekine göre etmen, ikincisine göre araçtır. Görülüyor ki, kalemle elimi yazdıran daha yüksek bir araç / aracı vardır ki, bu da sinir sisteminde bulunan sinirsel akışkandır. Fakat bunlar da esas etmen değildir; kendilerinden daha yüksek aracıların aracısıdır. Felçli hastaların durumu bize bu konuda bir fikir verebilir. Bu hastalarda sinirsel akışkanları üreten merkezler; herhangi bir nedenle harap olmuş durumda bulunduğundan, bu akışkanlar oluşmamakta ve ruhsal uyaranlar vücudun herhangi bir kısmına iletilememekte / aktarılamamaktadır. Ruh varlığı ile bedenin felçli olan kısmı arasındaki aracı maddeler zincirden bir halka eksik olduğu için, tüm arzusuna karşı hasta, vücudunun o kısmını hareket ettiremez.

Durum böyle olunca, sinirlerdeki akışkan daha yüksek cevherler yolu ile ruh varlığından gelen titreşimleri vücudun her noktasına götürdüğü gibi, dışarıdan gelen titreşimleri de aynı yollardan ruh varlığına aktarır. Bu durumu zihnimizde canlandırabilmek bakımından; ruh varlığı bir dairenin merkezinde gibi düşünürsek, merkez ile çevre (yani beden) arasında bir takım maddesel içe doğru ve içten dışa (çevreye) doğru yolların bulunduğunu ve bu yolların çeşitli maddelerden yapıldığını söyleyebiliriz.

Sinir sistemiyle ilgili bir merkezin ölümü, o merkezle ilgili vücudun herhangi bir yerindeki canlılığın azalmasına neden olur. Yani sinir sistemiyle ilgili bir merkezin ürettiği yaşamsal akışkandan yoksun kalan vücudun bir kısmındaki yaşamsal işlevlerin aksamaya uğradığı görülür. Tüm sinirsel merkezlerin işlemlerini / işlevlerini tamâmen durdurması da aynı nedenle, tüm bedenin ölümüyle sonuçlanır. Bu durum, bize göre, ruhun tesirliliğini beden üzerinde gerçekleştirecek perisprinin bedenle ilişkisini sağlayan yaşamsal öğelerden yoksun kalmasının bir sonucudur.

Perisprinin Gereği

Ruh, madde evreninde perispiri ile bağlantı kurarak doğmuştur. Perispiri, ruhun madde evreninde, kendisine eşlik etmesi zorunlu olan bir tesir aracıdır. Ruh varlığının perispri ile olan bağlantısı o kadar sıkıdır ki; onun madde evrenine doğması, perispri ile birleşmiş duruma geçmesi demektir diyebiliriz. Ruh, evrendeki görgü ve deneyimlerini arttırmak için bir tesir aracına gereksinimi vardır. O, ilk zamanlarda acemice kullandığı tesirliliğini, ancak bu araç ile gidererek daha görgülü ve deneyimli bir şekilde kullanabilme melekesini kazanacaktır. Perisprinin gereğiyle ilgili olarak Üstadımız’dan aldığımız bazı bilgileri aynen aktarıyorum. Bunlar, bizim söyleyebileceklerimizden çok kapsamlı ve verimli anlamlar taşır:

“Perispri, ruhun madde âleminde bir tesir aracıdır. Ruhların maddeler âlemindeki bulunmaları için bu etkileme aracı kesinlikle gereklidir. Ruhların madde ile bağlantısı, daha önceki celselerimizden birinde de geçen perispri iledir. Acaba perispriden ayrı bir ruh düşünülemez mi? Düşünülebilir. Fakat böyle bir ruh madde âleminde hiçbir tezahür gösteremez. Önce de belirttiğimiz gibi, perispriden ayrı düşünülen bir ruh artık bizim maddesel evrenimizde bulunmaz. Şu halde perispri ruhun kendisinden ayrılmayan bir parçası (ruha âit bir şey) değildir. Bununla beraber madde evrenimizde bulunan bir ruh, perispriden asla ayrılamaz. Perisprisiz bir ruh düşünülebilir: Fakat böyle perisprisiz bir ruh madde âleminde kendini göstermez. Ruh, perispriden hiçbir zaman ayrılamamakla birlikte, ruhun mevcudiyeti için perispri bir koşul değildir. Ruhun perispriden ayrılamaması, var oluşun onsuz gerçekleşemeyeceğinden değil, onu kendisine bir var olma yeri  (ikamet yeri) kabullenmesinden dolayıdır. Tıpkı her hangi bir cismin var olabilmesi için mekâna ihtiyacı yokken mekândan serbest olmaması gibi.” 

Görülüyor ki, ruhun perispriyle olan bağlılığı, onun madde evreninde var oluşunun bir zorunluluğudur. Daha doğrusu, ruhun bu evrendeki var oluşu fikri, perispriyle olan bağlantısı fikrinden ayrılmaz, bunların ikisi beraber gider. Perispiri ruhun yöresel bir yoğunlaşması / odaklanmasıdır. Ruhun madde evreninde tezahürü, onun buradaki tezahür olanakları ve tesirliliği bakımından perisprinde  toplanmıştır.

“Perispride rejenerasyon olmaz” (4) Bu da, ruhun perispiriden ayrılmayacağını başka bir bakımdan doğrulayan bir söylemdir. Perispiri, aşağıda belirteceğimiz gibi tamamlanır. Fakat onda, fizik bedende gördüğümüz gibi, hücrelerin ölmesi ve yerine yenilerinin gelmesi söz konusu olamaz.

Ruh ile perispri arasındaki bağlantı yalnız çözülmez olmakla kalmaz, aynı zamanda bu bağlantı son derece sıkı ve içtendir. Hattâ Üstad; bir yerde , “Ruh ancak perisprisi ile maddedir.” diyor. Demek ki, madde olmayan ruha, perispriyle bu sıkı bağı yüzünden madde gözüyle bakabiliriz. İşte bu nedenledir ki, hiçbir filozof, hiçbir âlim maddeden ayrı bir ruh düşüncesini kabul etmemiş ve anlatamamıştır. Hattâ filozofların ve birçok kâdim bilgenin saf halde tasavvur eder gibi göründükleri ruhu gene maddesel özelliklerinden ayıramadıklarına tanık oluyoruz.

Perispri Nedir?

Kuşkusuz, perispri bir maddedir. “Perispri ruhu kendi enerjisi ile yoğunlaştırdığı lâtif bir maddeden ibârettir.” Akademik konular arasında bu türden bir maddenin adı geçmemiştir. Bu durum perisprinin fizikokimyasal araçlarımızla doğrudan doğruya ilgili olamayacak kadar yüksek bir süptillik (lâtiflik, incelik) derecesine sâhip bulunmasından ileri gelmektedir. Esâsen yukarıda da belirttiğimiz gibi, bundan daha az süptil olan sinirsel akışkanlar bile bizim araçlarımızla algılanamaz. Nasıl ki, yukarıda değindiğimiz felçli bir kimsenin yoğun maddelerden yapılmış kolu; aradaki geçirgen sinirsel akışkanlardan yoksun kalınca, nasıl perispri ile bağlantı kuramıyor ve ruhtan gelen emirlere itaat edemiyorsa, bir bilim insanının araç gereci de öylece perisprital maddeden doğrudan doğruya etkilenmez. Çünkü perispriyi oluşturan maddelerden daha süptildir. Yani bu türden maddeler dünyamızın doğal koşulları altında tanıdığımız maddeler arasında bulunmamaktadır.
Bu konuda Üstad’ın açıklaması şöyle: “Perisprinin en yoğun hâli de insanlarca henüz bilinmeyen yüksek maddesel düzeylerde bulunur. Bu düzeylerdeki maddeler, sizce bilinen tüm yoğunluk düzeylerinden daha süptildir. Dolayısıyla, en geri bir perispriyi oluşturan maddeler dünyanın en süptil maddelerinden daha süptildir.”

Perispiriyi doğrudan saptamaya çalışanlar çok olmuştur. Örneğin, hemen ölümün ardından, cesedin birkaç gram hafiflediği görülerek, aradaki bu ağırlık farkı perispriye atfedilmiştir. Fakat yukarıdaki açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, dünyamızın maddeleri arasında yer tutmayan bir maddenin kaba dünya ölçüleriyle doğrudan doğruya saptanamayacağını kabul etmemiz gerekir. “Perispriyi bugünkü dünya araçlarıyla sâbitlemek olası değildir.” diyen Üstad, bu konuda sormuş olduğumuz bu soruya aşağıdaki tamamlayıcı açıklamayı da ekleyerek bizleri aydınlatmıştır: “Siz perisprileri doğrudan doğruya idrak edemezsiniz; ancak yardımcı araçlarla onları doğal halde saptamak olasıdır.” Buna rağmen, araştırmacılar bu vasıtalara da başvurmamış değildir. Örneğin, 1934 yılı Barselona Uluslararası Ruhçuluk Kongresi’ne verilen bir rapora göre, Dr. Ra. Watters 1933’te Vilson odasının fizik olanaklarından ve koşullarından yararlanarak orada çekirge ve fareleri öldürüp, bu hayvanların perisprilerini fotoğrafla saptamayı başarmıştır. Bu deneyle ilgili Uluslararası Ruhçuluk Kongresi’ne verilmiş rapordan bazı parçaları özetleyerek aktarıyorum

Bu konudaki deneyi yapan araştırmacı Dr. Ra Watters’dir. Kendisi ABD’de bilimsel bir enstitünün müdürü ve tanınmış bir âlimdir. Deneyi anlatmaya başlamadan önce, atomun yapısı hakkında kısa bir açıklama vermek gerek: Maddenin atomlardan oluştuğunu biliyoruz. Atomlar, negatif elektrik yüklü elektronlarla, pozitif yüklü protonlardan oluşur. Elektronlar, tıpkı güneş çevresinde gezegenlerin döndüğü gibi, merkezdeki proton çevresinde hareket ederler. Bir elektron, yörüngesi üzerinde saniyede 1400 mil hızla hareket eder. Buna göre bir elektron, protonun çevresinde, saniyenin 1 milyonda biri kadar kısa bir zaman içinde yaklaşık 7 bin milyon kez döner.

Elektrik yükü bakımından bir atom nötrdür. Eğer bu atomun elektronlarından birkaç tanesi kaldırılırsa, denge bozulur; yani protonun (+) elektrik yükü üstün basar ve atom pozitif bir iyona dönüşür. Bunun tersine atoma elektron eklenirse, gene denge bozulur fakat elektronların (-) yükü atomda üstün geldiği için, o negatif bir iyona dönüşür. İşte bu duruma iyonizasyon denir. Son zamanlarda (1940’lı yıllar) radyoaktivitenin keşfi atomun etkinlik şekliyle ve yapısıyla ilgili gizeme biraz daha nüfuz edebilmemize olanak sağlanmıştır. Radyoaktif maddelerden alfa ve beta ışınları çıkar. Eğer, örneğin; bir atom alfa ışınlarıyla bombardıman edilirse, bu atomun yapısını incelemeye uygun birtakım tepkimeler ortaya çıkar. İşte bunları incelemek için “Wilson Odası” ndan yararlanılır. Cihazın camla kaplı gözlem odasına incelenecek madde konur. Burası kuvvetli bir ampul ile aydınlatılır. Ayrıca, odanın içinde, gerektiğinde sis de oluşturulabilir. Bu sis yoğunlaşınca, katı cisimlerin üzerinde toplanma eğilimindedir. Örneğin bir parça suyu kaynatırken, gördüğümüz madde, su buharının kendisi değildir. Çünkü su buharı görünmez. Bu görünen, hava zerrelerinin üzerinde toplanmış su buharının yoğun hâlidir.

Bu deneyde bombardıman ışını olarak kullanılan alfa ışını son derece yüksek bir hıza sâhiptir. Bununla birlikte, bu ışın, örneğin havanın atomları arasından geçerken, onların ancak bir iki elektronunu koparabilir. Fakat bu şekilde elektronları eskimiş olan atomlar bir iyon hâline geçer, yani burada bir iyonizasyon olayı ortaya çıkar. İyonların özelliklerinden biri de rutubeti çekmeleridir. İşte bu deneyde cihaza su buharı gönderilmesinin nedeni budur. Çünkü odada oluşmuş iyonlar üzerinde buhar zerreleri toplanarak, onları görünür ve hattâ fotoğrafı çekilebilir bir hâle koyar. Bunları kısaca bu şekilde anlattıktan sonra, perispirinin bu yolla fotoğrafını çekmek işlemini anlamak kolaylaşır.

Mâdem ki, su buharı iyonlar üzerine yapışarak onları fotoğrafla saptayabilecek bir hâle koymaktadır, o halde; acaba eğer, iddia olunduğu gibi, fizik bedenin dışında daha ince bir esîrî bedeni (corps etherique) varsa, ne kadar ince olursa olsun, bu bedenin eczası üzerine de, iyonlardan olduğu gibi, konarak onu görünür, fotoğrafı alınabilir bir hâle sokmaz mı?

İşte yukarıda adı geçen Amerikalı doktorun irdelemek istediği konu bu olmuştur. Doktorun burada deney hayvanı olarak kullandığı canlılar; çekirge, kurbağa, kelebek ve faredir. Önce çekirgeler üzerinde yapılan deney şöyle hazırlanmıştır: Çekirgeler uyuşturulduktan sonra, eter emdirilmiş bir pamuğa sarılmış. Bu şekilde hareketsizleştirilen hayvanlar eterin etkisiyle gözlem odasında ölüme terk ediliyorlardı. Artık çekirgenin can çekişme hâlini beklemek gerekiyordu. Bu ânın geldiğine hükmedilince, hemen odaya su buharı verilerek fotoğraf makinesi harekete geçiriliyordu. Hayvan, ölümün arkasından, derhal gözlem odasından çıkarılıyor kendisine güçlü bir uyaran olan adrenalin enjekte ediliyordu. Bazen adrenalin verilmesinin ardından çekirge yeniden canlanıyor ve bu şekilde fotoğraf çekilmesinin uygun bir âna rastgelmemiş olduğu anlaşılıyordu. Deneylerden şu sonuçlar çıkmıştır:

Önce 100 tane çekirge alınmış, bunların 50’si esas deneye, kalan 50’si de hangi tür öldürme şeklinin uygun olduğunu anlamak için yapılacak başka bir deneye ayrılmıştır. 50 çekirgeden 14’üyle ilgili plağın üzerinde çekirgelerin hayâli görülmüştür. Bu çekirgelerin hepsi adrenalin deneyinden sonra 8-14 saat gözlem altında kalmış ve hiçbirisi yaşam eseri göstermemiştir. Öteki klişelerde hiçbir hayal görülmemiştir. Bunlardan bir kısmı, fotoğrafı çekildikten sonra yeniden dirilen, yani ölmezden önce resmi alınan, kalan kısmı büyük bir olasılıkla resmi çekilmeden ölen çekirgelerle ilgili klişelerdir. Yani bunlarda ölüm ânının belirlenmesinde bir isabetsizlik vardır. Çünkü bu ânı belirlemek gerçekten güçtü. Çekirgeler değişik zamanlarda ölüyordu ve bunun tahmin edilmesi her zaman isâbetli olmuyordu.

Burada hayâli şekillerin birtakım gaz bulutları ya da lekelerle ilgili olması olasılığını düşünenlere karşı doktor şu noktaları öne sürüyor: Gölgeler tamâmen çekirge bedenine benzemektedir. Ayrıca, fizik beden ile bu şeklin çevreleri birbirine tamâmen uymaktadır. Bundan da anlaşılmaktadır ki, esîrî beden fizik beden büyüklüğündedir. Bundan başka; kurbağalar, fareler ve kelebekler üzerinde de aynı deneyler yapılmış ve onlarla ilgili klişelerde de bu hayvanların fizik bedenlerine uygun gölgeler görülmüştür. Örneğin, alınan birçok olumlu klişede, hiçbir zaman kurbağanın gölgesi çekirgenin bedenine ya da çekirgenin gölgesi kurbağanın bedenine uygun gelmemiştir.

Bu konuda yapılan yüzlerce denemeden sonra, araştırmacılar / gözlemciler şu sonuca varmıştır: Ölüm ânında, tıpkı bir elbiseden soyunuyor gibi; cesetten, o cesede benzer esîrî bir cisim ayrılmaktadır. Her ne kadar deneyler şimdiye dek en basit yaşam şeklini temsil eden hayvanlarla sınırlı kalmışsa da, insanlar da dâhil olduğu halde, en yüksek yaşam şeklinde de aynı deney koşullarına uyarak aynı sonuçların alınacağı açıktır. Demek ki ölmek, fizik bedene karşılık olan bir başka bedenin serbest duruma geçmesidir. Ölüm de canlı vücutta ancak fizik bedene etkili olmaktadır. Bu durum, deneysel ve bilimsel olarak saptanmış bir gerçektir.

Buradaki işlem, perispiriyi tartmak gibi kaba bir iş değildir. Bu işteki başarının derecesi hakkında Üstad’ın değerlendirmesini sorduk ve şu yanıtı aldık: “Yapılan deneyler, dünyanızda elde olmayan eksiklikler içerse de esasında isâbetlidir.” Demek ki, bu girişim, perispirinin ne olduğunu araştırmak için akademik bir yolda atılmış ilk adımlardan biridir. O halde henüz fizikokimyasal alanımızda bulunmayan perispiyle ilgili yüksek maddeleri şimdilik nerede ve nasıl aramalıyız?

Anlaşılan o ki, bunlar dünyamızın maddeleri arasında, hemen elimizi uzatıvermekle bulabileceğimiz yerlerde değildir. Bugünkü (1940’lı yıllar) görünüşe bakılırsa, bu maddelerin emin bir şekilde inceleyebilmek için; her şeyde olduğu gibi, burada da doğayı taklit ederek işe başlamakta yarar vardır. Doğa, fizikokimyasal maddelerle perispirinin arasına bir geçiş aracı olarak yukarıda değindiğimiz, daha yüksek tertipteki maddeleri, yani sinirsel akışkanı, yaşam akışkanını koymuştur. Bunlar olmayınca, perispri nasıl doğrudan doğruya dünyamızla ilişkiye geçemiyor ve ruh dünyadan ayrılıyorsa, bunun gibi, bu araçlara başvurmadan kaba cihazlarımızla perisprinin incelenmesi olası değildir.

İşte başka âlemlerdeki ruhun maddeler üzerindeki tesirliliğini araştırmak ve özellikle dünyamızdaki kendi varlığımızı daha derin ve kapsamlı bir anlayışla tanıyabilmek için, perisprinin incelenmesini bu yoldan yapmaya çalışan bugünün (1940’lı yılların) metapsişikcilerini “bilimsel çalışma yollarına aykırı” bir yolda görmek, olumsuz bir alışkanlığın doğurmuş olduğu ruhsal bir hâlettir. Dahası, bu; yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı, bilimsel bir düşünce ürünü olmaktan uzaktır. Bununla birlikte, bugünkü laboratuar araç gereçlerimiz bu ince maddelerden etkilenebilecek duyarlılığa getirilebilirse, hiç kuşkusuz, kolaylığı ve manipülasyon olanaklarının daha geniş olması bakımından işi onlarla sürdürmek belki de yeğlenebilir.

Görünen o ki, şimdilik yapılacak iş; iyi kullanılmak koşuluyla, canlı varlıkların sinirsel ve yaşamsal akışkanlıklarından ve hattâ sinir sisteminden yararlanmaktadır. “Sinirsel bir durumdur…” deyip , susarak geçiştirmek isteğimiz birçok psikofizyolojik öyle durumlar ve olaylar vardır ki, eğer şimdiye dek onlar üzerinde bilimsel bir yetki ve kudretle durulmuş olsaydı, bugün insanın gerçek doğası hakkındaki bilgimiz bambaşka olurdu. Çünkü o olaylar dünyaya sığmayan varlığımızı, yüksek maddelerle ilgimizi, nihayet doğrudan doğruya kendimizi bize bugünkünden daha çok iyi tanıtmış olacaktı.

Şimdiye dek her metapsişik araştırma süjesi, hatta bu süjelere değer vermek isteyen her metapsişikçi insafsızca ve düşüncesizce “deli”  olarak damgalamıştı. Fakat böyle kolayca verilmiş bir hükmün kendi özbenliğimizle ilgili bilgileri karartıcı sonuçlarından dolayı, bugün duyan ve takdîr eden bilim insanlarının sayısı yeterince çoğalmıştır. Burada örnek olarak, her biri akademik ilim alanında bir otorite sâhibi bilim insanlarından birkaç tanesinin fikirlerini okuyucularıma sunmak, bu yolda uzun uzadıya söz söylemekten daha yararlı olacaktır:

Önce, ünlü kriminoloji uzmanı ve Turin Üniversitesi sinir ve akıl hastalıkları profesörü Dr. Cesare LOMBROSO’dan söz etmek isterim. Çünkü bu bilim insanı, ruhçuluk ve metapsişikle ilk tanıştığı yıldan önce tüm ruhçuları hiç sorgulamadan akıl hastanesine göndermek isteyenlerin başında geliyordu. Fakat bilimsel karakteri ve derin görüşleri sonunda kendisini uyardı ve önceki hareketlerinin anlamsızlığını açıkça itirafa mecbur kıldı. İşte gerçek bir âlime yakışan temizlikle bu profesör şunları söylüyor: “Ruhçulukla ilgili olguların son derece büyük bir önem taşıdığını ve ilim câmiasının zaman yitirmeden dikkatini bu tezâhürler üzerine çevirmesi gerektiğini söylemeye kendimi mecbur kabul ediyorum… Ruhçuluk konusuna karşı önceki katı tutumumdan dolayı şimdi utanıyorum.”

Aşağıdaki sözlerde Darwin’in rakibi, İngiliz Antropoloji Derneği başkanı ve ünlü doğa bilimcilerinden Russel WALLACE’ındır: “Ben o kadar tam ve inanmış bir materyalist idim ki, ruhsal bir varoluşla ilgili kafamda hiçbir şey bulunmazdı. Fakat olaylar inatçı şeylerdir. Üst üste gelen olaylar beni yendi. Ruhçulukla ilgili konular öteki tüm bilim dallarının alanlarına giren konular kadar pozitiftir.”

Şimdi de Prof. Dr. Oliver LODGE’u dinleyelim. Bu bilim insanının birkaç yıl önce Cumhuriyet Gazetesi ülkemizde beş makalesiyle tanıtmıştı. Kendisi elektrik konularında ve özellikle de iyonlar hakkındaki teorileriyle ün kazanmış büyük bir İngiliz fizikçisidir. Prof. Lodge diyor ki, “Kendi hesabına ve tüm sorumluluk duygularımı idrak etmiş olarak derim ki; bu kadar emin olma duygusu, ruhçulukla ilgili incelemelerim sonunda ve zaman içinde yavaş yavaş ortaya çıkıp belirginleşti. Yirmi yıllık incelemelerimden sonra, sadece ölümden sonra varoluşun sürüp gittiği gerçeğine değil; aynı zamanda spatyomdan, güç olmakla beraber bazı özel koşullar altında bize gelebilecek bir iletişimin de mümkün olabildiğine şimdi emin bulunuyorum. Bu, hakkında kolayca hüküm verilebilecek konulardan değildir. Bu olaylarla ilgili kanıtlar, bu işin irdelenmesine ve incelenmesine ciddi olarak kendilerini adamış olan kimseler tarafından ortaya çıkarılabilir.”

Fizik alanında birçok keşifleriyle tanınmış büyük İngiliz fizikçi William CROOKES’un bu konudaki sözleri öncekilerden daha az kesin değildir. Birçokları arasına; thallium elementini, radyometreyi keşfeden, maddenin radyan hâlini tanıtan ve X-ışınlarının kendi adıyla anılan tüpleri (“crookes tüpleri”), katot ışınları üzerindeki deneyleri yapan bu büyük bilim insanının metapsişik hakkındaki sözleri anlamsız olamaz: “Gerçekliğine inanmış olduğum ruhçulukla ilgili olaylar hakkındaki tanıklığımı reddetmek ahlâksal bir alçaklık olur. Ben bunların olabileceğini söylemiyorum, vardır diyorum. Sıradan insan zekâsından başka zekâlar tarafından kullanılan bir kuvvetin var olduğunu kanıtlamak için yaptığım deneylerle ilgili tutanakları 30 yıl önce yayınlamıştım. Bugün, o zamanki söylemlerimin arkasında olduğumu söylemekle beraber, onlara birçok yenilerini de ekleyebilirim.”

Frederic MYERS, Cambridge Üniversitesi’nde profesördür. 1900’de Paris Uluslararası Psikoloji Kongresi fahri başkanlığına seçilmişti. Bu âlim şunları söylüyor: “Telepati aracılığıyla; sâdece yaşayanların değil, dünyadan ayrılmış olanlarla da görüşüldüğüne, aralarında benim de bulunduğum birçok araştırmacı katılmış durumdadır.”

Örnek çoktur ama bu kadarını yeterli görüyoruz. Tüm bu araştırmacılar, yukarıda aktardığım fikirlerini yazarken, bu işlerle yakından ilgili olmayan birçoklarının akıl hastası  kabul ettiği insanlardan yararlanmışlardır. Bize göre bunlar akıl hastası değildir. Bunlarla birlikte akıl hastalıklarıyla ilgili kliniklerde bu bakımdan etüd konusu olacak ne kadar çok hasta vardır!

Perispri bizce bilinen maddelerden yapılmış olmadığı için, onda bizim maddelerle ilgili tanıdığımız özellikleri aramak boşuna olur. Dahası, şunu bile söyleyebiliriz ki; eğer biz maddeyi, bizden öncekiler gibi sâdece fizikokimyasal özellikler gösteren cevherlerden ibâret sanmış olsaydık, bu anlamdaki perispriyi maddelikten çıkarmaya ve ona gayri maddîlik damgasını vurmaya mecbur olurduk. İşte önceden de söylendiği gibi; gerek batı, gerek doğu teozoflarının aldandıkları nokta buradadır. Onlar ruhu, belirli bir olgunluk düzeyinden sonra, maddeden tamamıyla kurtulmuş ve saf bir duruma gelmiş (ya da en azından maddesel “giysilerinin” böyle bir nitelik kazanmış) olduğuna inanırlar. Bu inanç, hiç kuşkusuz, maddenin kapsamı hakkındaki düşüncenin ihmal edilmiş olmasından ileri gelmektedir.

Gene, önce söylendiği gibi, maddenin bizim için sonu yoktur. Evrenimizde bulunan her şey maddedir. Her ruhsal tezâhür ancak madde ile gerçekleşme zemini bulabilir. Fakat bizim madde hakkındaki idrakimiz ne kadar genişlemiş olursa olsun, onun son merhalelerine kadar uzanmaya yetmez ve bir an gelir ki, orada bizim maddesel idrakimiz durur. Bundan sonra, ya ötesini inkâr ederiz, ya da maddeye “gayri maddîlik” (madde olmayan) nitelemesini yapıştırırız. Esâsında, ne o doğru olur, ne de bu. İşte perisprinin durumu da; maddeciler, ve teozoflar tarafından bu âkıbete uğratılmıştır.

Ruhların Bedeni Etkileme Şekli ve Perisprinin Halleri

Ruhlar bedeni ne şekilde etkilerler? Bu sorunun yanıtını doyurucu bir şekilde vermek olanaklı değildir. Çünkü maddenin yüksek dereceleri üzerinde ruhun tesirliliğinin nasıl olduğunu anlamaya maddesel idrakimiz elverişli değildir. Biz burada ancak ruhun, kaba maddeler üzerinde görebildiğimiz kaba etkisini incelemeyi araştırma konusu yapabiliriz. Fakat bunlar bile birçok yerlerde bizim için çözülmesi güç bir takım bilinmezler hâlini alır ve bizi çoğu kez çıkmaz sokaklara yönlendirir.

Perisprinin hakkında da aynı sözleri söyleyebiliriz. Hele az yukarıda söz konusu edildiği gibi, perispriyle ilgili cevherlerin, bizim inceleme alanımızda bulunan maddeler arasında olmaması bu işi daha da güç bir şekle sokar. Bundan dolayı bu konuda toparlayabileceğimiz bilgiler ancak yüksek tertipteki inceleme araçları ile, yani sinir akışkanları yolu ile, daha doğrusu insan bedeniyle olabilir. Dahası, bizim ancak bu yoldaki çalışmalarımızla; noksan, fakat çok yararlı bulduğumuz bilgileri edindik. Bu konuları inceleme girişiminde bulunan öteki araştırmacıların da yaptığı gibi.

Ruh, perisprisi aracılığıyla maddelere istediği şekli verir; gene o aracı ile maddeleri tekâmül ihtiyacına göre inceltir ya da kabalaştırır. Fakat bunun için ruhun önce kendi perisprisine egemen olması ve onu istediği zaman kolaylıkla herhangi bir süptil madde ile girişim / etkileşim durumuna getirebilmesi gerekir. Ruh ancak bu yolla kendinde potansiyel olarak bulunan yüksek melekelerine yüksek amaçlarına uygun bir şekilde kullanma olanağına kavuşur. İşte ruhun madde evrenindeki tekâmülü fikrine bu düşünce ile ulaşabiliriz. Acaba ruh, perispri üzerinde nasıl işler ve onu işlevsel duruma getirmek için nasıl hareket eder?

Ruhun kendi varlığında bir enerji bulunur; bu enerji ile o, maddesel bağlantılarını sağlayan araçları kurar. Bu araçlar da çeşit çeşittir. Her zaman yinelediğimiz gibi, birçok ruhçu düşünürün kanaatlerinin tersine olarak; bir maddesel bağlantıyı bir neden değil, sonuç olarak kabul ettiğimiz gibi, bu bağlardan kurtulmayı da tekâmülün bir amacı değil, aracı olarak kabul ediyoruz. Çünkü eğer maddesel araçları ruhun kendi enerjisinden doğan bir sonuç ve onlarla birleşmesinde bir araç olarak kabul etmezsek, ruhun yaradılışı ile maddesel evrene girişini aynı şey olarak düşünmemiz gerektiği gibi, ruhun madde evrenindeki yaşamıyla, tekâmül vetiresi arasındaki ilişkileri de anlayamaz bir hâle geliriz. Üstad bu konuda şunları söylüyor:

“Ruhun maddeye olan tesiri, kendinde bulunan bir enerji ile olur ve bu tesir, ruhun maddesel bağlantılarını sağlayan bir araçtır.” Ruh, perisprisinin evrenin maddelerinden yapmıştır. Bunlar dünyamızın süptil maddelerinden çok daha süptil olmakla beraber, evrenin yüksek hallerdeki maddelerine oranla çok yoğun bir halde bulunur ve bunun yoğunluk derecesini belirleyen şey de ruhun olgunluk düzeyidir. “Her ruh kendisiyle ilgili perispriyi maddeden alır. Bu madde tam esîr değildir. Ruhun irâdesiyle ve kabiliyetine uygun bir şekilde yoğunlaştırılmış bir şeydir.” Öyle anlaşılıyor ki, ruhun kabiliyetine ve olgunluk derecesine göre değişen birbirinden farklı yoğunlukta perispriler vardır. Dahası, ruh melekelerinin ortaya çıkışı perisprinin yoğunluğuyla orantılıdır. Demek oluyor ki, ruhun tekâmülü ile perispirinin hafifliği arasında bir ilişki vardır. “Daha önce de belirttiğim gibi; perispri, ruhun yüksekliği derecesiyle bağlantılı olarak esîrden daha yoğun olduğu gibi, daha hafifleşir de… Bununla birlikte o hafifleşme ruhun tekâmül alanına bağlı olduğu için, sonradan olur. Çünkü ruhun tekâmülü ile perispirisi gitgide hafifler. Yani ancak ruhun tekâmülü ve madde üzerindeki tesirliliği ile perisprisi hafifler. Öte yandan, ruh tekâmülü ile perispirini esîrden daha süptil bir duruma getirmiş ise, esîrin üzerindeki bir âlemde yer alır.”

Burada önemle yinelemek istediğim bir konu var: Üstad’ın sözünü ettiği esîri âlem ile, geçtiğimiz paragraflarda aktardığımız teozofların anlayışındaki esîri âlemin bir ilgisi yoktur. Teozoflara göre bu âlem dünyamıza en yakın olan ve hattâ dünyamız maddeleri arasında bulunan maddeleri içerir. Oysa, Üstad’ın söyleminde geçen “esîr”, her türlü maddesel idrakin üstünde ve hemen hemen üç buutlu âlemle daha yüksek buutlu âlem arasındaki sınır maddelerini oluşturacak kadar akışkan maddelerdir. Nasıl ki, aşağıdaki söylem de bunu doğruluyor: “Dört buutlu âlemde bulunan ruhların perispirileri esîrden biraz daha hafiftir. Sizin madde kavramınızın dışında çıkacak kadar yükselmiş olan perisprinin halden hâle girerek değişim ve dönüşümleri sizin idrakinize girebilecek şekilde açıklanamaz.” Perisprital  titreşimleri yükselmiş olan ruhlar, o oranda kozmik maddeler üzerinde tesirliliğini gösterip, o maddeleri istedikleri gibi kullanmak olanağını elde etmiş olurlar. İşte ruhların madde âlemindeki enkarnasyonlarının nedeni ve hikmeti budur. Tüm bu açıklamalardan sonra; her tekâmül aşamasında, giysi değiştirir gibi, ruhların perisprilerini yani tesirlilik(müessiriyet) araçlarını terk ettikleri hakkındaki hipotezlerin, ruhun evrenimizdeki varlığını gerektiren amaçlara neden uygun bulmadığımızın nedeni daha iyi anlaşılır.

“Ruhların, perisprilerini kullanmaları” demek, önce onları istedikleri gibi “hafifleştirip” “yoğunlaştırabilmeleri” demektir. Ruhlar bu işte ne kadar kolaylık ve ustalık başarılı olabilirlerse, tesirliliklerini maddeler üzerinde o oranda fazla göstermiş olurlar. Bu da onların madde âlemindeki egemenliklerini o oranda artırır. 

Özetle, ruhlar; perisprilerini, tesirlilik göstermek istedikleri ortamlardaki maddelerin hallerine uydurmaya ve bu yoldan onlar üzerinde egemen olmaya alışmış bulunmaktadırlar. İşte ruhun “maddesel esâretten kurtulması” nın anlamı budur. Bu da, yineliyoruz; ruhların, değişik madde âlemlerinde bir süre “yaşaması” ile ve perisprilerini o âlemlerin maddeleri içinde yoğurmalarıyla olur ki, “deneyim ve görgü” deneyimin anlamı da budur. Bu da demek oluyor ki, ruhlar perisprilerine istedikleri şekli ancak deneyim ve görgülerinin artması oranında, başka bir deyişle, tekâmülleri oranında vermeyi başarırlar. “Ruh, madde üzerindeki egemenliğini kullanarak onu istediği şekle sokabilir. Fakat ruhun tesirliliği onun tekâmül düzeyiyle orantılıdır. Bundan dolayı o, perisprisine istediği şekli sınırlı bir şekilde verebilir.”

Eğer ruhlar bu evrene ilk girdikleri andan başlayarak, araçlarını istedikleri gibi kullanmak kudretine sahip olmuş olsalardı, bu kadar tekâmül vetirelerine gerek kalmazdı. Çünkü onlar bu araç ile evrenin en yoğun ve en ince maddeleri üzerinde derhal egemen bir duruma girmiş olurlar ve bu evrene inmelerindeki amaçları olan etkinliklerini tam bütünlüğü içinde gösterebilirlerdi. Bu durumda onların maddelere bağlanmalarını; yani “esir” olmalarını, bu kadar çeşitli ihtiraslar eğilimler ve arzular içinde ıstırap çekmelerini ve sonunda madde evreninde bir süre esâret yaşamı geçirmelerini anlamlandıramazdık. Şunu hatırdan hiç çıkarmamak gerekir ki; ruhun tekâmülünden amaç, daha doğrusu evrene inmesinden amaç, ona egemen olmak ve İlahi İrâde Yasaları kapsamında oluşmuş olan bu egemenliğini ebedîyen korumaya kudretli yetecek duruma gelmektir. Bunun için o, bu amacına ulaşmada araç olan perisprisi üzerindeki egemenliğini arttırmak ve onu ebediyen korumak zorundadır.

Tüm bunlardan anlaşılıyor ki, ruhların tekâmülü ile perisprilerinden ayrılmamaları ve madde evrenindeki ebedî tesirliliklerine araç olacak bir duruma perisprilerini getirmeleri fikri birbirinden ayrılmayan kavramlardır. “Ruhlar perispirilerini istedikleri gibi yoğunlaştırabilecek durumdadırlar. Ancak, perisprinin inceliğini arttırmak ancak bir dereceye kadardır ki, o da tekâmül düzeyi ile biter.” Acaba ruhlar perisprilerini nasıl inceltebilirler? Bu sorunun yanıtını sadece fizikokimyasal verilere dayanarak kolay kolay veremeyeceğimizi aşağıdaki tebliğ bilgisinden anlıyoruz:

“Perisprinin hafifliğinden / inceliğinden maksat, birim hacmindeki parçacıkların azalıp çoğalması değildir.(5) Buradaki hafiflik / incelik, ağırlık karşılığı olarak kabul edilmemeli. Ruhun perispirisi üzerindeki tesirliliği tekâmül düzeyine bağlı olmakla beraber, perispirisini tamamlamak için kullandığı pek çeşitli araçlar vardır. Bu araçlardan bazıları da, sizin söylediğiniz gibi, perispriyi yoğunlaştırmak için ona madde eklemek, atomik titreşimleri değiştirmek vb. vetirelerin hepsidir. Maddenin derecelerinde yükseldikçe, niteliklerinden pek çoğunun değişip dönüştüğünü biliyorsunuz. Bu şekilde perispirinin niteliklerinden bir kısmı gider, onların yerine başka nitelikler geçer.”

Ruhlar perisprilerini gerektiği düzeyde işlek bir duruma getirebilmek için birçok deneyimler geçirmek, birçok şeyler öğrenmek; kısaca, perispirilerini kendi melekelerinin maddesel evrenle ilgili olan kısımlarına uydurmak zorundadırlar. Bu işi sağlayan, bizim bildiğimiz / bilmediğimiz birçok tekâmül vetireleri vardır ki, bildiklerimiz arasında, ruhların yoğun maddelerden oluşmuş dünyalarda yaşamaları gelir. Dünyamızda yaşayan ruhlara “enkarne varlıklar” diyoruz. Bu deyim, deneysel ruhçuluktan alınmış olup, “ete girme” anlamına gelir. Doğuş (ete “girme”) ve tekrar doğuş konusu ikinci kitabımızı baştan sona dolduracağı için, burada onun üzerinde durmuyoruz. Ancak, perispirinin rolünden burada biraz söz etmek gereği vardır.

Perispirinin yoğun maddelerle bağlantısı, belli bir yoğunluk derecesine girdikten sonra, mümkün olur Görünen o ki, ruh varlığının sıradan bir tekrardoğuş ya da deneysel bir kendiliğinden materyalizasyon şeklinde dünya maddeleriyle bağlantıya geçmesi ve bu sâyede dünya varlıklarıyla iletişime girmesi için, önce perispirisini her zamanki hâlinden ayırması ve bir dereceye kadar yoğunlaştırması gerekir. Klasik ruhçulukta gördüğümüz gibi, ruhların dünya ortamına girmeden önce spatyomda bir hal değişimi geçirmeye başlamaları, “ağırlık” duymaları, şuurlarında bulanıklık algılamaları bu şekilde açıklanabilir. Tüm bu haller onların “inecekleri” dünyadaki maddelere göre perisprilerini odaklandırmaya başlamalarından dolayıdır. Çünkü ancak böyle yoğun bir perispri üzerine onlar dünya maddeleriyle ilgili bir duruma girmesi gerekmektedir. Böyle bir perispri bedenin her kısmına nüfuz etmiş olarak onu kurar. Bunu kaba bir örnekle Wilson Odası’ndaki adamlar üzerinde yoğunlaşmış olan ve bu şekilde görünür bir duruma gelen su buharına benzetebiliriz.

Ruh varlıklar bedenlerini oluşturmazdan önce, perispirilerini beden şekillerine göre biçimlendirirler. Bu işlem, ruh varlıklarının spatyomdaki ilkel(kaba, titreşimi düşük) enerjileriyle olur. Bu enerji enkarnasyondan sonra, yoğun maddelere bağlılık yüzünden azalır. Bunu, kabaca, parlak bir ışık kaynağının önüne konmuş kalın bir buzlu cam örneğine benzetebiliriz. Bununla beraber, varlığın spatyomdaki ilkel enerjisiyle oluşmuş olan maddesel egemenliği tüm dünya yaşamı boyunca sürer. İşte bunun içindir ki, henüz dünya maddeleriyle birleşmeden önce perispirilerine istedikleri şekli veren ruh varlıkları, ete “girdikten” sonra, onu ve ona bağlı bedenlerini esaslı bir şekilde değiştiremezler.

“Ruh arzu ettiği maddeden kendisine bir parça alarak, onu cisimsel bir hâle koyar. Örneğin, bir maddeyi yoğunlaştırarak size görünebilir. Ruhun dünya üzerindeki varlığı ise madde ile bağlantısı derecesindedir. Ruh varlığı perisprisi ile bedenin her bir yanına nüfuz eder. Ruh varlığı perisprisini dilediği gibi değiştirebilir. Örneğin, Ahmed kılıklı bir kimsenin  ruhu maddeden bir pay alarak vücudunu istediği şekle sokabilir. Kimlikler birleşmemek koşuluyla bu olabilir. Ruhun madde üzerinde tüm enerjisini kullanması, dünyayla ilgili tüm ilişkilerinden kurtulduğu zamandır. Dolayısıyla insanın doğumundan öleceği ana dek geçirdiği normal cisimsel oluşum, ruhun maddeyle ilgilenmezden önceki irâdesiyle olur.  
Maddeye bağlandığı zamanda ruhun egemenliği sürer, fakat enerjisi azalmıştır. Ruh, madde ile ilgisinden önceki irâdesinin ürünü olan egemenliğini  koruduğu  için, bir beden ‘içinde’ yaşarken perisprisinin ve bedeninin şeklini değiştiremez. Örneğin, bir insan oluşmuş olan vücudunun şeklini ruhsal tesirleriyle değiştiremez; mavi gözlü iken kara gözlü olamaz. Burnu, eli ayağı kısaca tüm vücudu belli bir şekli almış olan bir beden kendi şeklini değiştiremez. Çünkü bu şekil, ruhun madde ile ilgisinden önceki irâdenin ürünüdür. Bununla birlikte belirttiğim gibi;  ruhun tüm enerjisini kullanmaktan onu alıkoyan, madde ile olan bağlantısıdır. Dolayısıyla, herhangi bir nedenle, dünyada iken ruh; madde ile bağlantısını tamâmen ya da kısmen devre dışı bırakırsa, bu değişiklik olabilir.”

Üstad varlığın bu bilgilerinden geleceğin metapşişik çalışmalarıyla, insan varlığı üzerinde ne kadar büyük değişimler oluşturulabileceğini tahmin edebiliyoruz.

Yeni Ruhçuluk Penceresinden Ruh ve Madde İlişkilerinin Amacı Hakkında Bir Değerlendirme

Yaratılmışların sonu yoktur. Burada başlangıç ve son bizler için söz konusu olamaz. Bu âlemin bildiğimiz küçük bir kısmı maddedir. Fakat bu madde hakkındaki cahilliğimizin de ne kadar tam ve kapsamlı olduğunun farkındayız. Madde âleminin dışındaki varlıklara gelince, bu konuda bir teori üretmemize bile olanak yoktur. Yaratılmışların sonsuzluğu hakkında Üstad ile aramızda geçen bir görüşmeyi aktarmakta yarar görüyorum:

Soru: Şu halde maddeden başka bir varlık daha söz konusu olabiliyor, öyle mi?

Yanıt: Maddeden başka varlıklar birden fazladır. Fakat biz maddeden başka olmak üzere yalnız ruhu görüyoruz.

Soru: Demek, maddeden başka sonsuz varlıklar vardır, öyle mi?

Yanıt: Evet, fakat ben onları size tanımlayamam.

Bu sonsuzluk ve ebediyet içinde ruhun etkinliğini arttırması ve İlahi İrâde Yasaları altında tesirliliğini evrenlere yaygınlaştırması zorunlu görünüyor. Bu nedenle ruh, birçok tekâmül aşamalarından geçerek; her aşamada, o aşamanın olanakları içinde kudretlerini geliştirebilecektir. Bununla birlikte, ruhun o aşamalara uğraması, oralardan gelip geçmesi için değil, o aşamalarda ebedileşecek olan egemenliğini kurması içindir. Böyle bir düşünce dışında ruhun soyut ve bencilce bir olgunluğunu hiçbir sağduyu kabul etmez. Burada söz konusu edilen egemenliği, tahakküm fikriyle karıştırmamak gerek. İlâhi İrade Yasaları tüm yaratılmışlar hakkında geçerlidir. Bu yasaları uygulamaya konmasında rol alabilecek bir liyakat derecesine varmış olan ruhlar, evrenleri yönetirler, yani İlâhi İrade Yasaları’nın uygulanmasında etkili ve yetkili olurlar. İşte ruhun egemenliğinden amaç budur. Bizim madde evrenimizde ruhların uğradığı bu sonsuz gelişim aşamalarından biridir. Bu aşamaların her biri birer ebediyettir. Madde evrenimiz de bizim için bir ebediyettir. Çünkü onun başı ile sonu bizce bilinmemektedir. Ayrıca bu iki uç arasındaki sınır; ne zaman, ne de mekân olarak bizim ölçülerimize girebilecek bir doğadadır. İşte ruhlar bu madde evreninin bilmediğimiz bir noktasından başlayıp, bilmediğimiz başka bir noktasına doğru belirli amaçlarına uygun olarak “akıp giderler”. (6) Yukarıdan beri belirttiğimiz gibi, perispri bu konuda en temel araçtır.

Ruhun, perisprisine nasıl bağlandığını bilmiyoruz ve bilemeyeceğiz. Özetle, madde evrenine doğan bir ruhun kendisine araç olan perisprisini kendi irâdesine her konuda bağlı ve çevre ile her türlü ilişkilerini sağlamaya uygun bir duruma koymak için, en “ağırından” en “hafifine” kadar tüm maddelerle onun karşılaşması ve bu yoldan deneyim ve görgüsünü arttırmaya çalışması zorunludur. Bu bir tekâmül yoludur ve bu yol, ruhu maddesel evrenin de üstüne çıkaracak ve ona, evreni İlâhî İrâde Yasaları’yla yönetmesini öğretecektir. Esâsen bu düzeye gelmiş olan bir ruh için evrenin içi ya da dışı düşünülemez. Çünkü o, perisprisine olan bağlılığı yüzünden madde evreninin içindedir fakat bu evren üzerindeki egemenliği yüzünden, onun üstüne yükselmiş olması bakımından da evrenin dışındadır.

Görünen o ki, ruhun perisprisinden ayrıldığını düşünmek, maddesel evrenle tüm ilgilerin kesilmiş olmasını kabul etmek demektir. Bu durum ise, onun; önceden de uzun uzun anlattığımız gibi, evrendeki varlığının nedeni ile bağdaştırılamaz. Ruhun yaratılışından ayrı olduğunu bildiğimiz evrende doğmasını, orada yeniden ölmesiyle değil, ebedileşmesiyle anlamlandırabiliriz. Böyle olunca, biz “saf” haldeki bir ruhun bir takım gömlekler gibi giyilip çıkarılan bedenlerinden söz eden bazı ruhçu düşünceleri kabul etmemekle anlayışla karşılayabiliriz.

(1)    Üstad, Bedri Ruhselman’ın; eserinde, bilgilerinden yararlandığı ruh varlığının takma adıdır.

(2)   Degajman:   Durugörü, duruişiti fenomeni, hipnotik ya da  doğal uykuda, “uyku-uyanıklık arası” durumda ve izolman, ekstaz (vecd), trans gibi durumlarda oluşan değiştirilmiş bir şuur hâlidir.

(3)   Ampirik: Deney ve görgüye dayanan

(4)   Vücutta bir hücrenin ölerek yerine yenisinin geçmesi

(5)   Bu da Üstad’ın önce söylediği perispiride dejenerasyon ve rejenerasyon olmayacağı fikrine uygundur.

(6)   Burada söz konusu edilen “noktalar”la ilgili olarak İLAHÎ NİZAM ve KÂİNAT adlı eserde aydınlatıcı bilgiler bulunmaktadır (S.G.)

 Yayın Tarihi:17 Nisan 2019 

 

© Astroset 2003-2019