Felsefe

WWW.ASTROSET.COM

Tarih Boyunca Etik

Doç. Dr. Haluk BERKMEN
Yayın Tarihi: 20.Nisan.2010

  Etik sözü, “ETOS” sözünden türer ki anlamı örfler, adetler, alışkanlıklar, karakter yapısı ve moral değerler ile ilişkilidir.
  Felsefenin pratik ve nomatif (kurallar ile ilgili) bir koludur. İnsanların birbirlerine ve çevrelerine karşı nasıl davranmaları gerektiği üzerine fikir yürütür. Etiğin kültürel (dini ve geleneksel), sosyal (mesleki, kişisel) ve çevresel yönleri vardır.

  Kişisel Etik
  Kişisel Etik şu üç soruya yanıt arar:

- Ne yapmak istiyorum? (bedensel arzular, içgüdüler, maddi hazlar, istekler)
- Ne yapabilirim? (kişisel yetenekler, sosyal baskılar, doğal ve çevresel şartlar)
- Ne yapmam gerekir? (dini şartlar, hukuk kuralları, vicdan ve öz-denetim)

  Bu üç soruya ortalama insan çok basit bir yanıt verir. O da. “Herkes ne yapıyorsa ben de onu yaparım”. Böylece ne düşünmek zahmetine girer ne de topluma ve çevresine yabancılaşır. İnsanların çoğu toplumun çıkarcı ve sığ etik değerlerine uyum sağlayarak yaşamlarını sürdürmektedirler.

  Düşünen filozoflar ise bu üç soruyu Realist, İdealist, Teleolojik, Materyalist ve Pragmatist yaklaşımla beş farklı şekilde yanıtlamışlardır.

  Realist (gerçekçi) etik üzerine sistematik yorum yapmış olan ilk düşünür Aristoteles’tir. Aristo (M.Ö. 384-322) Etik adını verdiği eserinde aklın yolunu önermiş ve doğru olan ahlaki davranışların aşırılıklardan uzak olması gerektiğini savunmuştur. Bu durum İslam düşünürleri tarafından da benimsenmiştir. Onlara göre iki aşırı davranış tarzı vardır. Bunlara ifrat ve tefrit denir. İfrat gereğinden fazla aşırı davranışlara denir. Tefrit ise tam aksi olup, gereğinden fazla pasif kalındığı durumlara denir. Örnek olarak, çocuğunu eğitmek isteyen fakat bu eğitim metodunda dövmeyi ve aşırı derecede cezalandırmayı seçen ebeveynler ifrat içindedirler. Çocuğuna fiske bile vurmayan ve çocuğun her istediğine onay verip şımartan ebeveynler de tefrit içindedirler. Amaç, ne biri ne diğeri ama gereğinde sert gereğinde yumuşak davranarak dürüst ahlâk ilkelerini küçük yaştan itibaren aşılamaktır. İslam ahlâkı büyük çapta realist etik olup, ifrat ve tefriti uygun görmez.

  İfrat ve tefritten uzak orta yolu tutmaya Budhist felsefesinde Dharma denir. Bu söz aynı zamanda “doğru olan”, “dürüst olan”, “gerçek olan” anlamlarında da kullanılmıştır.

  Kadim Yunan felsefesinde etik konusu “iyi nedir?” sorusu ile başlasa da “En yüksek iyilik nedir?” veya “İdeal iyilik nedir?” sorularını da araştırmıştır. Bu sorgulama “Eudaimon” kavramı ile belirtilir ki “iyi ruh” anlamını taşır. Bu görüşe göre iyi ruh sahibi insan aynı zamanda mutlu insandır. Bu bakımdan, Eudaimonia “mutluluk” olarak tanımlanabilir.

  Bu kavramı Platon (Eflatun) düşünce boyutunda ideal varlık olarak tanımlamış, Aristo ise akıl ve mantık içeren “iyi davranış” olarak yaşama realist bakışla uygulamıştır. İyi davranışı için de insanda “Arete” adını verdiği yüksek değerlerin bulunması gerekir.

  İdealist Etik
 
İdealist Etik İmmanuel Kant (1724-1804) etiğidir. Bu etik  “deontoloji” adını alır ve varlıktan bağımsız, ideal ve mutlak kavramlar içeren bir ahlak sistemidir. Kant ideal (mutlak) dürüstlükten yanadır ve hiçbir şart altında yalan söylememek gerektiğini savunur. Kant’ın idealizmi hem Platon’un ve Sokrat’ın “idea” (mükemmel düşünce, ideal) kavramına hem kutsal kitaplardaki dürüstlük emirlerine ve hem de Newton fiziğindeki mutlak kavramlara dayanır. Newton fiziğinde uzam ve zaman gibi mutlak kavramlar bulunur. Kant, döneminin doğa anlayışını yansıtan Newton fiziğinden etkilenmiştir. Kant aynen Konfiçyus gibi ideal iyiliğe ve görev ahlâkına önem verir.

  Teleolojik Etik
  Teleolojik Etik amaca ve sonuca yöneliktir. Amaç doğruysa ve sonuç da iyiyse yapılan hareket de etiktir ve ahlâka uygundur. Eğer amaç ve sonuç önemli ise sorulması gereken soru: “Kimin amacına uygun? Sonuç kimin için iyi?” olmalıdır. Eğer hem kişiye hem de genel topluma ve doğaya hayırlı ise iyidir denebilir. Ancak, “hayırlı olması” ile “faydalı olması” aynı değildir. Fayda kısa vadeli çıkarlar içerir, hayır ise uzun vadeli yararlar içerir. Yani, fayda kısa süreli hayır uzun sürelidir. Ayrıca “fayda” yerel, “hayır” ise genel bir alana etkindir. İslam etiğinde önemli yer tutan “hayır” kavramı dâhil edilmezse teleolojik etik kısa dönemli şahsi çıkar arayışına dönüşebilir.

  Materyalist Etik
 
Materyalist Etik Spinoza etiğidir. Spinoza (1632-1677) insan için mutluluk ve özgürlük etiğini savunur. Spinoza doğaya ve maddi dünyaya önem verir ve Tanrı doğadadır görüşüyle Panteizm inancındadır. Mutluluğu ve özgürlüğü bu maddi dünyada aramak günümüz insanına çok uygun düştüğünden Spinoza yeniden okunmakta ve beğenilmektedir. Spinoza etikte rasyonel (ussal) düşüncenin ve empirik (bedensel ve pratik) tecrübenin önemini vurgular. Yaşadığı dönemde Alman rasyonalizmi ve İngiliz Ampirizmi güçlü felsefi akımlar olduklarından, Hollanda’da yaşamış olan Spinoza her iki akımın etkisinde kalmıştır. Ampirist görüş deney ve gözlemlere düşünceden daha fazla önem verir. İngiltere’de John Locke, Fransa’da Descartes ve Almanya’da Leibniz tarafından savunulmuştur. İslam düşünce sisteminde İbn-i Sinâ için ampirik düşünceyi savunduğu söylenir. Materyalist ve ampirik etik bilimin gelişiminde etkin olmuşlardır.

  Pragmatik Etik
  Pragmatik Etik “bir davranış şekli akla ve mantığa uygun, pratik uygulamada da faydalı ise doğrudur” görüşünü savunur. Bu düşünce iyilik ve doğruluk kavramlarını fayda kavramı ile bağdaştırır. Bu tür bir ahlak anlayışı iki ana kola ayrılır. A) Din kitaplarında önerilen klasik ve pratik ahlak, B) 19cu yüzyılda geliştirilmiş olan Anglosakson Pragmatizmi.

  Önce din kitaplarındaki pragmatik etiğe bakalım. Dini etik Altın Kural olarak bilinen bir anlayışa dayanır. Altın Kural şunu der: “Her insan adil olmalıdır. Başkalarından beklediği adaleti kendi de başkalarına uygulamalıdır”. Burada bir beklenti vardır ve bu bakımdan “faydacı” pragmatik düşünce içeren bir önermedir. Eski yunanda Epikür tarafından da savunulmuştur. Altın Kural “Sana başkaları tarafından yapılmasını istemediğini başkalarına yapma” şeklinde de ifade edilmiştir. Din kitaplarından örnekler:

  Tevrat (Levililer 19)
  Birbirinize yalan söylemeyeceksiniz. Komşuna haksızlık etmeyecek, onu soymayacaksın. İşçinin alacağını sabaha bırakmayacaksın. Yargılarken haksızlık etmeyeceksin. Komşun günah işlerse onu uyaracaksın. Öç almayacaksın, halkından birine kin beslemeyeceksin. Komşunu kendin gibi seveceksin.

  İncil (Efesliler. 2,28,29)
  Her bakımdan alçakgönüllü, yumuşak huylu, sabırlı olun. Birbirinize sevgiyle, hoşgörüyle davranın. Hırsızlık eden artık hırsızlık etmesin. Tersine, kendi elleriyle iyi olanı yaparak emek versin; böylece ihtiyacı olanla paylaşacak bir şeyi olsun. Ağzınızdan hiç kötü söz çıkmasın. İşitenler yararlansın diye, ihtiyaca göre, başkalarının gelişmesine yarayacak olanı söyleyin.

  Kuran-ı Kerim
(Enam Suresi 151. Ayet)
Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça Allah'ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin. İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.

Enam Suresi (152. Ayet) Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız. (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa adil olun. Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti.

Enam Suresi (160. Ayet) Kim bir iyilik yaparsa ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.

  Hadisler
  - Sizin en hayırlınız, ahlakı en güzel olandır.
  - Adalet güzeldir. Fakat devlet büyüklerinde olsa daha güzeldir.
  - Adaleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan milletler çökmek zorundadır.
  - Bir saat adaletle hükmetmek, bir sene ibadet etmekten daha hayırlıdır.

  Görülüyor ki din kitaplarının önerdiği ahlâk anlayışı hem realist (gerçekçi) hem de pragmatist (faydacı) olarak değerlendirilebilir.

               

Charles Sanders Pierce        William James          John Dewey

  Anglosakson Pragmatizmi
 
Pragmatist Anglosakson etiği 19cu yüzyılda Charles Sanders Pierce, William James ve John Dewey tarafından geliştirilmiştir. Pragmatizm sözünü Pierce 1870 yılında ilk olarak kullanmıştır. Bu ahlak anlayışında esas olan pratik ve doğrudan elde edilen tecrübelerdir. Kuramlar (Teoriler) tecrübelerin soyutlanması sonucunda oluşurlar ve pratik sonuçlar üretmeyi amaçlarlar. Yani, kuram teknoloji üretmek için vardır. Pragmatik görüşe göre önemli olan nasıl? Sorusuna yanıt aramaktır. Bu bakımdan ileriye dönük faydayı önemser. İdeal görüş ise asıl kaynağı neden? Sorusuyla araştırdığından, öze dönük töz veya cevher ile ilgilenir.

 Charles Darwin’in evrim kuramı Pragmatik bir kuramdır ve güçlü olanın, çıkarlarını iyi koruyanın varlığını sürdüreceği görüşünü savunur. Bu görüş halen Anglosakson düşüncenin ve politikanın esasını oluşturur.

  Modern Alman filozofu Rudolf Carnap mantıksal pozitivizm’i  savunarak pragmatizme destek vermiştir. Carnap her türlü sentetik (bölünemeyen, ölçülüp analiz edilemeyen) metafizik düşünceye anlamsız olduklarından karşı çıkmıştır. Kant’ın savunduğu “a priori” (öncül-sezgisel) kavramları ret etmiştir.

  İkinci dünya savaşından sonra bu görüşleri savunan düşünürler Amerika’ya göç etmişler ve günümüzde pragmatist felsefe Amerikan üniversitelerinde okutulması zorunlu olan bir ders haline dönüşmüştür.

  Kendi görüşlerim
  İnsanın özü örtüktür. Bu örtüyü oluşturan da insanın psiko-sosyal yönüdür. İnsan öğrenimi ve toplumsal kişiliği sayesinde özünün üstüne bir örtü çekmiş ve özünden uzaklaşmıştır.

  Özünü tanıyan ve onun gerektirdiği şekilde davranan insanda hakiki ahlâk vardır. Hakikati tanımak için önce kendini tanımakta fayda vardır. Kendini tanıyan insan ise tüm yaratılmış olan varlıklara “bir göz” ile bakar. İşte bu yüzden eski bilgelik okullarının kapılarında Kendini tanı diye yazardı. Kendini tanımak ise ilgi, istek, yöntem ve eylem aşamalarından geçer. Bu yönde bir hayli yol kat etmenin oldukça yarar sağlayacağı görüşündeyim. İnsan olmak ile beşer olmak arasında fark vardır. Beşer etki-tepki mekanizmaları içinde yaşar ve yerel gerçeklikle ilgilenir. İnsan ise etki-tepki mekanizmalarını aşarak özgür iradesine hâkim olan ve hakikati arayan bir varlıktır. İnsan olan kişi yerel bilgilerle yetinmeyip tümel bilgilere ulaştıktan sonra en uygun şekilde karar verme yetisine sahiptir. Bu yeti de akıl ve mantıkla geliştirilebilecek gibi değildir. Yani, mantıklı ussal düşünce gerekli olsa da tek başına yeterli olmayıp sezgilerin de devreye girmesi ile zihin açıklığı denen algı boyutuna girilmesinde büyük yarar vardır.

  Genelde insanlar “dövüş veya kaç” yöntemini tercih ederler. Bu yaklaşım fizik gerçeklikler dünyasında sürekli uygulanmaktadır. Örneğin, ölüm konusu ya savaşılması gereken veya göz ardı edilip konuşulması dahi tabu olan bir konu durumundadır. Böylece yaşam bu dünyanın nimetlerinden yararlanma yarışı ve kendini koruyarak sürekli bir hayali düşmanla savaşma durumu olmaktadır. Ahlâk anlayışı da bu tür bir yaşam anlayışına hizmet edecek şekilde gelişmektedir. Oysaki amaç, hayatımızı istediğimiz gibi şekillendirmekten çok, kendi hayrımıza olduğu kadar bütünün hayrına olan davranışları ve tercihleri yapabilmektir. Yani, fert kadar sosyal ve doğal çevreye de önem vermek ve uzun vadeli iyiliği esas almak gerekir. Bu bakımdan fert ahlakı kadar sosyal, toplum ahlakı da önemlidir.

  Eğer toplumda “Sosyal Ahlâk” eğitimi ihmal edilirse zaman içinde yozlaşma artar ve dengesiz, hasta bir toplum oluşur. Sosyal Ahlâk’tan kasıt, toplum içinde yaşayan her ferdin tek bir birey olmadığı bilinci içinde, diğer her ferde karşı saygılı, sorumlu, disiplinli ve hoşgörülü davranmasıdır.  Sosyal Ahlâk değerleri güçlü olan bir toplum, sağlıklı bir şekilde yaşamaya devam eder ve dünyada saygın bir yer sahibi olur. Sosyal ahlâkın yanında kişisel ahlâkın da güçlendirilebilmesi için insanın öncelikle kendini tanıması ve sorgulaması gerekir. Sosyal ahlâkın düşük olduğu bir toplumda yaşayan ortalama eğitimli insanın yüksek ahlâk değerleri ile yaşamına yön vermesi oldukça güçtür. Ahlâklı insan var olmanın sadece yiyip içmek ve içgüdüsel dürtüleri tatmin etmek olmadığının bilincine varır. Var olmanın bireysel bir olgu olmadığını ve toplumla birlikte var olunabileceğini, dolayısıyla kendine fayda sağlamanın topluma fayda sağlamaktan geçtiğini bilir. Bu anlayışa “hizmet ahlâkı” da denebilir.

  Kendini tanımak
  Asrın başında yaşamış olan büyük mistik George Ivanovich Gurdjieff (1866-1949) hep “Kendini hatırla” derdi. Bu sözle “kendi varlığının farkında ol” demek isterdi. İnsanın kendi hareketlerinin, sözlerinin, hatta mimiklerinin farkında olmalarını isterdi. Farkındalığın ilk adımı hareketlerinin farkında olmaktır. Bunun için Gurdjieff ‘Stop’ oyununu icat etmişti. Etrafındaki öğrencilerine hiç beklemedikleri bir anda ‘stop’ der ve onların o anda heykel gibi hareketsiz kalmalarını isterdi. Bu çok zor bir oyundu. Örneğin tam çay içerken çay bardağı dudağınıza değdiği anda stop dendiğini düşünün. Çayı içemezsiniz. Bardağı geri koyamazsınız. Elinizi oynatamazsınız. Ne kadar zor bir durum değil mi? Ama Gurdjieff ‘Tamam’ diyene kadar o durumda kalmak zorundasınız. Gurdjieff bu oyunu farkındalığı arttırmak için icat etmişti. Çünkü biliyordu ki farkındalığın ilk adımı bedensel ve fiziksel farkındalıktır. Ondan sonra konuşma ve nihayet var olma farkındalığı gelecekti. “Var olma” hali en ileri derecede farkında olma hali ile yakından ilişkilidir. Var-olma farkındalığı etki-tepki mekanizmalarının ötesine geçmeyi ve kendini kontrol etme gücünü içerir. Kendini kontrol etmek için öncelikle kendini sorgulamak gerekir. Sorgulamanın sonucunda farkındalık düzeyinde belirgin artışlar ve açılımlar gerçekleşir. Tasavvufta bu benlik düzeyine “Nefs-i Levvame” adı verilir. Bu dünyada neden var olduğumuzu ve hangi amaca hizmet ettiğimizi düşünüp farkına varmamız da ayrıca önemlidir. Bu şuur haline ulaşmayı başarmak, bilge kişi olmanın ilk şartıdır.

  Gurdjieff insanların “uyanık uyku” durumunda yaşadıklarını, bu nedenle de ne kendilerini ne de hakikati tanıyabildiklerini iddia ediyordu. Kendi ifadesi olan: “İnsanlar uykuda yaşarlar ve uykuda ölürler” sözü gerçekten düşünmeye değer. İnsanlar bu dünyada doğarlar yaşarlar ve ölürler. Fakat pek çoğu neden bu dünyaya geldiğini ve hangi amaca hizmet ettiğini veya hangi ideolojinin oyuncağı olduğunu düşünmez bile. Yani, kendine soru sormak ihtiyacı duymadan ömrünü tüketir. Pek çoğunun yaşamı bir hay-huy, bir etki-tepki mücadelesi içinde sürüp gider. Çalışırlar, evlenirler, çocuk yaparlar, çocuk büyütürler, yaşlanıp emekli olurlar ama bir gün olsun benim bu dünyada var olmamın amacı nedir acaba? diye sormazlar. Çünkü bu sorunun cevabını vermek için kendileri ile yüzleşmeleri, yani baş başa kalmaları gerekir. Ne geçmişin hatıraları ne de geleceğin hayallerinden etkilenmeden, objektif ve çıplak gözlerle kendini görebilmek öyle önemlidir ki, bu bakış, bu duruş bir kere elde edildikten, gerçeğin tadına bir kere varıldıktan sonra da vazgeçmek mümkün olmaz.

  Gurdjieff öğretisini sözel olarak aktarmış olmasına rağmen müziğe ve ‘kutsal dans’ dediği bir tür dansa da önem veriyordu. Bu yöntemler sayesinde insanın kendini tanıyan, bu dünyadaki yerini ve sorumluluğunu bilen kişilik boyutuna çıkacağına inanıyordu. İnsanların sürekli bir ego kalkanının arkasına sığındıklarını ve “haysiyet, gurur, haklılık” gibi kavramlarla kendilerini kandırdıklarını söylüyordu.

  Bilge kişi ego kalkanı ardına saklanmaz, olaylara katılır. Bu katılım ‘başkasının işine karışmak’ şeklinde anlaşılmamalıdır. Daha çok “farkındalıklı katılım” olarak tanımlanabilir. Eğer basit bir şekilde açıklamak gerekirse şöyle bir benzetme yapabilirim. Bilgi sahibi insan gözleyen-gözlenen ayırımı yaparken, bilge kişi için bu ayırım ortadan kalkar.

  Bir olayı kendine fazlaca dert eden insanlar o olayı içselleştiriyorlar demektir. Kendilerine mal ediyorlar ve etkileniyorlar. Buna bir bakıma “bağlanmak” da diyebiliriz. Bilge kişiler hem bağlıdırlar hem değildirler. O anda karşılarında duran sorunla bütünleşirler ve bağlanırlar. Fakat kısa sürede de bu bağı koparmayı da bilirler. Daha doğrusu, bağlanmanın şart olduğunu bilirler ama bu bağ onları sürekli bağlamaz.

  Bu son ifade biraz çelişik gibi görünüyor. Ama bilgenin mantığı çelişiklik içerir. Çünkü o lineer (doğrusal) düşünmez. Onun bakışı bütünsel ve kapsayıcıdır. Bilgenin mantığı Hem-hem mantığıdır. Bu mantık ne ikili Aristo mantığıdır ne de Hegel’in diyalektik (Eytişim) mantığıdır. Çünkü ikiliğe baştan inanmaz. Kapsayıcıdır ve tekliğe (vahdete) ulaşmaya çalışır. Fakat kendi bireyselliğinin de farkındadır. Soruna bütünsel ve katılımcı olarak yaklaşır fakat soruna bağlı kalmaz ve bağımsız bir varlık halinde yoluna devam eder. Bu durumu en iyi anlamış olan Uzakdoğu bilgelerine ait birkaç örnek, gelecek bölümde sunulacaktır.

  Uzakdoğu Bilgeliği
 
Uzakdoğu ahlâkı yaşamla yakından ilişkilidir. Bilge kişiler ussal düşünce ile yorum yapmanın yerine anda yaşamaya önem verirler. Bu durumu Zen Budizm’inin klasikleşmiş hikâyelerini okuduğumuzda daha iyi anlıyoruz. İşte birkaç örnek:

  Bir Zen rahibi ile öğrencisi bir köyden diğerine yürüyerek gitmeye karar vermişler. Karşılarına bir dere çıkmış. Bu dereyi aşmaları gerekiyormuş. Dere kıyısında duran çok güzel bir genç kız: “Karşıya geçiyorsanız beni de alın. Ben tek başıma bu dereyi geçmekten korkuyorum” demiş.
  Bunun üzerine usta kızı kucağına almış ve hep birlikte karşı kıyıya geçmişler. Usta kızı karşı kıyıya varınca bırakmış ve yollarına devam etmişler. Bir süre sonra öğrenci ustasına sormuş: “Usta, o genç kız kucağında iken ne hissettin?”. Usta:” Ben kızı kıyıda bıraktım. Sen hâlâ taşıyorsun” diye yanıtlamış.

  Öğrenci ustasına sormuş: “Bir insanın hiçbir yük taşımaması ne anlama gelir?”. Usta: “Yükten kurtul, at gitsin”. Fakat bu yanıtla tatmin olmayan öğrenci tekrar sormuş: “Fakat ben zaten hiçbir şey değilim. Yokluk varlığı nasıl atabilir ki?”. Usta: “O zaman, taşımaya devam et”.

  Bir Zen ustasından bilgelik öğrenmek isteyen bir ziyaretçi ustaya “Yanlış yolda olduğumu kesinlikle biliyorum. Bana ne yapmam gerektiği hakkında nasihat verebilir misiniz?” diye sormuş. Ustanın yanıtı şu olmuş: “Ne hakkında konuşuyorsun?”.

  Öğrenci ustasına sormuş: “Zen nedir?”. Yanıt “Bu sözden vazgeçebilirsin”.

  Öğrenci ustasına sormuş: “Her varlığı kapsayan bütünsel zihnin saflığı ne demektir?” Usta: “Hindistan’da olsaydın kollarını keserlerdi. Burada kendini cezalandır ve çık dışarı”.

  Öğrenci ustasına sormuş: “Çözüm yolunu arıyorum ama bulamıyorum. Çözüm yolunu nasıl bulabilirim?”. Usta: “Çözüm yolu şu andaki arayışındadır.”

  Öğrenci ustasına sormuş: “Aydınlanmak istiyorum. Bunun için kaç yıl çalışmam gerek?” Usta: “20 yıl”. Öğrenci: “Ya çok fazla gayretle çalışırsam?” . Usta: “30 yıl”.

  Öğrenci ustasına sormuş: “Usta, kadife kese içindeki inci sözü ile ne anlatılmak isteniyor?”. Usta: “Kesenin içini görmedikçe bilemezsin”.

  Öğrenci ustasına sormuş: “Aydınlanmış bilgelerin geleneğinde kutup yerinde duran büyük usta kimdir?”. Usta: “Kulağa hoş geliyor”.

Ahlak ile ilgili AFORİZMALAR
İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmak.
Victor Hugo

Haksızlığa sapıp bütün insanların seni izlemeleri yerine, adaletli davranıp tek başına kalmak daha iyidir. Mahatma Gandhi

Bir kişiye karşı yapılmış haksızlık, bütün insanlığa karşı yapılmış haksızlık demektir. Emile Zola

Bir sırrı saklayarak adalete zarar vermektense, adalet uğruna zarar görmeyi tercih ederim.Beethoven

Çocuklarınıza erdemli olmayı öğretin, insanlığı ancak bu mutlu kılar. Beethoven

Çocuğunuza paradan çok ahlak verin. Beethoven

Memleketler parasızlıktan değil, ahlaksızlıktan çökerler. Cicero

Bir milletin ahlakı dişleri gibidir. Çürüdüğünde acısını hisseder. Bernard Shaw

Nefsine hakim olamayan, hiçbir şeye hakim olamaz. Emile Zola

İnsanların en cömerti istemeden verendir. Hz. Hasan

Amelin sırrı sabırdır. Hz. Ebubekir

  Bilimsel (istatistik) Yorum
  Toplumda ahlâkın dağılımına bilimsel olarak da yaklaşmak ve sayısal bir değerlendirme yapmak mümkün olmasa da normal şartlarda bir istatistik dağılım varsayılabilir. Şekildeki Normal dağılım eğrisi herhangi bir toplumdaki ahlâk dağılımını yüzdelerle ortaya koymaktadır. Ortalamadan bir standart sapma aralığında kalanlar toplumun % 68’ini oluştururlar. Üstün ahlâk değerlerine sahip insanlarla düşük ahlâk değerlerine sahip olanların eşit miktarda % 15’er oranda oldukları söylenebilir. Her iki uçtaki aşırılık oranı % 1 civarındadır. Bu yorum sadece ortalama bir fikir vermesi bakımından ciddiye alınmalıdır. Zira toplumun gerçek ahlâk dağılımını hesaplamak için pek çok kişinin pek çok kişi hakkında puan vermesi gerekir ki bunu pratikte gerçekleştirmek oldukça güç hatta olanaksızdır. Tarafsız değerlendirmeler çoğu kez mümkün olmadığından, böyle bir araştırmaya ve toplumsal ahlâk değerlendirmesine hiç bir toplum girişmemiştir.

 

© Astroset 2004-2010