Nea Nepal'de

Bölüm 24

WWW.ASTROSET.COM

ASIL YOLCULUK YENİ BAŞLIYOR !

  Bugün bende, Doğan da sevinmekle hüzünlenmek arası değişik duygular yaşayarak uyandık. Sabah meditasyonumuzdan sonra biraz bir araya gelip konuşmak ihtiyacı hissettik. Köklerinden ayrılmak istemeyen bir ağaca benzettim kendimi. Ağaçta böyle duygular yaşar mı bilmiyorum ama olsun ben kendimi yine de köklerinden ayrılmak istemeyen ağaç gibi hissediyordum. Asita henüz ortalarda yoktu. ‘Belki yürüyüştedir’ dedi Doğan. O zaman zaman böyle kayboluyordu hatta bazen aşağıdaki köylere mi iniyor diye düşünüyordum. ‘Dönmek istiyor musun’ dedim Doğan’a. ‘Yani’ dedi. ‘Dönmek istemesem ne olur ki, hep burada mı kalacağız’. ‘Haklısın, onun sohbetlerine, haline, tavrına, bilgeliğine, her şeye karşı esnek ama aynı zamanda da keskin haline öyle alıştım ki sanki bir düşteyim ve uyanmak istemiyorum ama geri dönme zamanı da geldi’ dedim. ‘Zaten istesek de gereğinden fazla bizi burada tutacak gibi bir hali var mı Allah aşkına, gerçekçi ol’ dedi bana.

  Başımı salladım. O bu uygulamalarla bize döner kapı olmayı öğretmek daha doğrusu işaret etmek istedi. Yani iç kapılarımız, gönül kapılarımız her zaman yeniye ve değişime açık ya da en azından aralık olmalıydı onun için. Aslında tıpkı döner kapıdaki gibi, kapının sizi bıraktığı yerde; anda olmak en güzeli derdi ama insanın maddeye böylesine gömüldüğü bir dönemde tek kanadı açık bir kapıya bile razı olunabileceğini söyleyip çok güldürmüştü geçenlerde bizi…

Asita, bireysel yolculuklarda kendinden kendine ardı ardına açılan kapılar olduğunu biliyordu ve kendini kandırmaktan hoşlanmayan her içsel yolcunun da benliğindeki iç kapıları aralama hatta ardına kadar açma şansının önüne geçmenin hiç doğru olmadığını  bıkmadan, usanmadan anlatmaya çalışıyor diye düşündüm içimden; dışımdan da çok bilmiş bir şekilde anlamlı bir baş sallaması ile yetindim.

  Ona veda edilmezdi zaten, o hoş geldin veya güle güle denecek biri değildi. İnsan onunla bir kez karşılaştı mı bir metamorfoza uğrar, simyacının kabına döner; bir daha istese de asla eski kişi olamazdı. Bence ona rastlayabilme liyakatini oluşturmak, onunla sohbet etmekten veya öğretisini almaktan daha önemli ve ciddi diye düşündüm… Onunla tanıştıktan sonra içsel yolculuk yapma konusunda samimi iseniz; kısa bir süre sonra kendinizi, iç bahçenizi mutlaka düzenlemek zorunda olan bir zen rahibi gibi hissetmeye başlayabilirdiniz. Size zengin ve çok güzel bir iç bahçeniz olduğu hissini öyle dolu dolu verirdi ki, siz de onu yabani otlardan ayıklamak isteyebilirdiniz. O yanımda olmadığı zamanlarda da bu aşıladığı duyguları unutmam umarım diye düşündüm içimden.

  Başımı kaldırdığımda yürüye yürüye yokuştan yukarı çıkıyordu ama yüzünde hiç yorgunluk ifadesi yoktu. Bugün neşeli ya da sevinçli de değildi. Nötr, tarafsız bir yüzle karşıladı bizi. ‘Hadi çaylarınızı koyun da bir toparlayalım sohbetimizi’ dedi.

 ‘Benim son birkaç sorum daha var, sorabilir miyim sonra aklıma takılsın istemiyorum’ dedim Asita’ya. O da, ‘tabii ki, soruların her zaman olacaktır, bu kapı sana her zaman açık, dilersen her yıl beni ziyarete gelebilirsin, benimle günümüz teknolojisine uygun aletler aracılığıyla da bağ kur demek isterdim ama maalesef sizin modern dünyanızdaki bilgisayar adını verdiğiniz araçlarınıza sahip değilim o yüzden geri döndükten bana soru sormayı çok dilersen, bunu meditasyonlarında dile getirmeli ve sorunu evrene yöneltmelisin, çok ilginç bir deneyimdir mutlaka yaşamanızı isterim, canlı bir evrenle iletişim kurmanın tadı hiçbir yerde yoktur. Kısa bir süre içinde soru ruhunun gerçek ihtiyacı ise yanıtının nasıl karşına çıktığına sen bile şaşıracaksın, bu bazen bir kitap, bazen bir insan, bazen küçük bir çocuk, bazen düşmanım dediğin kişi olabildiği gibi yanıtı kendi içinde giderek düzgünleşen cümleler halinde ve bir ilham şeklinde bulman da mümkün.” dedi.

  Son Sorular
  Şöyle bir soru sormak istiyorum diye yanıtladım onu, birkaç sivri sorum vardı ve gitmeden mutlaka yanıtlansınlar istiyordum. ‘ Anladığım kadarıyla bu gezegende ıstırapla gelişim büyük bir önem taşıyor, buranın maddesini geliştirirken acı ve sevinci bir arada yaşamak zorunda kalıyoruz ve keder ya da diğer adıyla ıstırap bizim en büyük itici gücümüz. Bir bilge de haz-elem ikilemine aynı gözle bakmayı beceren kişi öyle değil mi?’
 
Evet dedi, başını gülerek sallayarak. Ben de sormaya devam ettim. ‘Peki! Kederin niçin ortaya çıktığını anlayabiliyorum artık ama mutluluk peşinde koşmanın aşırılığı hakkında ne yapabiliriz acaba? Çünkü çevremde tanıdığım hiçbir insan, hiçbir zaman keder ve ıstırapla karşılaşmak istemiyor, buna bende dahilim. Her zaman neşe, bolluk ve sevinç deneyimlemek istiyor ve sahte mutluluk tablolarıyla kendi kendini kandırmak için elinden geleni yapıyor. Bu konuda ne yapmalı ?

  ‘Haklısın’ dedi ve devam etti: Kişinin daha başlangıçta iken kendini sürekli mutluluğu deneyimlemeye zorlaması olasıdır. Çünkü aydınlanma koşulları gerçekleştiğinde mutlu olacağına inandırmıştır kendini. Bu koşulların günlük yaşam ya da içsel yolculuk konusu ile ilgili olması ise onun henüz ayırdında olduğu bir konu değildir. Aydınlanma da bir koşula bağlıdır diye düşünür ve bunu koşulu uygularsam, başarırım, istediğime bir an önce kavuşurum zanneder. Bu bir tür kendi kendini ipnotize etmektir, bu şekilde ne olduğunun arka planını görmeyi reddeder. Yalnızca mutluluğun hemen deneyimlenen yönüne odaklanmak ister çünkü çalışmadan korkar ve acı onun deneyimlemek istediği en son şeydir, biraz da doğal bir dürtüyle bu çalışmanın çok neşe ve sevinç veren bir yöntem olduğu konusunda kendini şartlar. Yani bir tür Koşullu Mutluluk” anlayışını bu konuda da sahte bir şekilde yaşamaya başlar. Kendini kandırma yine başlamıştır.

  Kendini İzleme Deneyimi
  Deyim yerindeyse, tam olarak bulunduğu temeli görmezden gelmekte ve kendini bu şahane neşe deneyimine hazırlamaktadır. Çünkü tek temel amacı vardır. Sürekli Mutluluk veya diğer adıyla Ebedi Hayat’ı elde etmek. Hangi adı kullandığınız hiç önemli değildir. Aslında fark etmez, ikisi de aynı anlama gelir. İkisinde biteviye aynı giden aslında insanın ruhunu çok sıkan, iç daralmaları yaşamasına neden olun bir durum vardır. Devinim durmuştur, devinimsiz yaşam ise çıldırtıcı bir sıkıcılığa sahiptir.

  Sorun şu ki bu türden deneyimler tamamıyla kişinin kendini izlemesine dayanır. Bu ise tamamen ikili, düalist bir yaklaşımdır. Bir şeyi deneyimlemeyi gerçekten çok isteriz ve çok sıkı çalışarak bunu gerçekten de başarırız.

  Aydınlanma hiç bitmeyen mutluluk süreci değildir
 
Ancak, yükseklerden aşağı iner inmez, okyanus dalgalarının tam ortasında bulunan siyah bir kaya kütlesi gibi hala burada olduğumuzu fark ettiğimizde depresyona gireriz. Sarhoş olmayı, kafayı bulmayı, evrene karışmayı gönülden istemişizdir ama bir biçimde bu gerçekleşmez. Daha doğrusu Aydınlanma dediğimiz deneyimin biraz da saflıkla sürekli ve hiç tükenmeyen bir mutluluk hali olduğu konusunda önceden koşullanmışızdır. Ve heyhat hala buradayız diye düşünürüz; bulmayı umduğumuz sürekli mutluluk hiç durağa uğramayan otobüs gibidir artık, bilet var ama otobüs yok, bu bizi aşağılara çeken ilk şeydir. Daha sonraları kendini kandırmanın tüm diğer oyunları, kişinin kendini daha da fazla besleme çabası başlar çünkü kişi kendini tamamen korumaya çabalamaktadır.

  Bu noktada eğitmenin rolü büyük bir önem taşır, onu sakinleştirmeli ve bazen yaşanan ya da yaşanacak olan sıkıntıların asıl nedenini ve hiç korkutucu olmadığını ona anlatarak, onun şuuraltını ikna edebilmelidir. Öğrencinin makuliyet noktası da bu aşamada önemlidir. Kendini gerçeğe adapte edemeyen bir öğrenci ile daha fazla devam etmek ona gelecekte zarar verebilir çünkü yalanlarının eşiğini arttırma potansiyelini nerelere kadar vardıracağını tam kestiremeyebilirsiniz.

  Bu "bekçi" ilkesidir. Guru veya öğretmen onun içindeki bekçiyi doğru hareket ettirmek ister, bekçiyi 24 saat çalıştırmakta ya da bekçiye sürekli yalan söylemeyi öğretmek de….
  Bugünlük isterseniz burada duralım, size dağda göstermek istediğim bir yer var, oraya tırmanmamız gerek, gitmeden önce”
dedi. Bazı sorularımın yarına kaldığını hissettim ama hiç de acele etmek gelmedi içimden…

<< Önceki Bölüm

Sonraki Bölüm >>

 

© Astroset 2004-2010