Metafizik / New Age

YAZI DİZİSİ

WWW.ASTROSET.COM

Düşünce ve Duygu Kontrolü - 2

  Bir gün güler, bir gün  ağlarız
 
Dış dünya objektiftir: Kar yağar, bu bir doğa olayıdır, ama sürücü gerekli önlemleri almadan yola çıkmış ve yolda kalmışsa, bu onun için sinir bozucu bir halettir. Oysaki, çocuklar için kar; kardan adam yapmak, kartopu oynamak olanağı sağlayan harika bir olaydır. Kurak bir dönemde  yağan yağmur çiftçinin yüzünü güldürürken, iş yerini su basan insanın kabusudur.

  Günlük yaşamda da öyle değil mi? Her birimiz, hergün çeşitli duygularla ve çeşitli tesirlerle farklı farklı haletlere girer girer çıkarız. Bir gün önce yapıldığında güldüğümüz şey, bir gün sonra bizi üzebilir. Biraz önce öfkeliyken, biraz sonra farklı bir tesirle gülmeye başlarız. Çünkü bedensel benimiz çeşitli benliklerden oluşmuştur.(1) Her bir etki bizi başka bir başka bir benliğe büründürür. Bukalemun gibi, renkten renge gireriz... Bir tek duygunun tesiri altında durağan olarak kalamayız uzun süre. Olaylarla gelen tesirler ve onların neden olduğu duygusallıklar bizleri halden hale sokar. Stabil bir içsel denge halini oluşturamamışızdır. Her an her yerden akmakta olan etkiler, olaylar bize farklı farklı duygular yaşatır. Yani yaşam boyunca, hiç durmaksızın halden hale girer dururuz. Biraz önce öfkeliydim. Acaba ortada gerçekten öfkelenecek bir durum var mıydı? Dünkü o olay gerçekten de o göz yaşlarına değer miydi? Yoksa, olay bendeki bir anıyı mı çağrıştırmıştı ve ben gerçekte öfkelenmem gereken bir yerde ağlamaya mı başlamıştım? Duygularım gerçekliklerini mi yitirmişti? Almış olduğum etkiye uygun tepkiler mi veriyordum, yoksa aklı devreye sokmadan, ailemden, iş çevremden gördüğüm yani beşeri koşullandırmalar altında edindiğim sahte benliklerimle,  onları taklit ederek edindiğim belirli duygusallık kalıplarını mı kullanıyordum? İşte bunların hepsi kendi kendimizi kontrol konuları; bir bakıma farkındalık, bir bakıma da uyanıklık...

Duygular-Duygusallık
Duygularımız gerçekle çakışıyor olsun olmasın, duygularımızın güdüleri doğrultusunda davranmamızdır. Bunlar subjektif davranışlardır. Hem genetiğimizden, hem çocukluğumuzdan, hem de kültürel çevremizden, beşeri ve dünyasal koşullandırmalardan kaynaklanan güdülendirmeler nedeniyle duygularımızın doğru kullanılmamalardır. Kimliğimizin  bir parçası haline gelmiş bazı duygular vardır. Ayşe deyince, aklınıza hep neşeli bir insan gelir örneğin. Ama Fatma deyince de vara yoğa sinirlenen biri... Bu kişiye nasıl davranacağınızı bilemezsiniz."Hiç mi hoşuna giden birşey yok?" diyesiniz gelir içinizden. Ötekisinin de gerçekten ne hissettiğini bilemezsiniz. Hatta bazen gülümsemesi bile sinirinizi bozar.

  Bunların yaşam öykülerine dönüp bakabilirsek, büyük olasılıkla kendini korumak, zarar görmemek hatta çevreden olumlu ileti alabilmek için 4 temel duygudan birini kendine kalkan yaptıklarını görürüz. Çoğumuzun böyle bir kalkanı vardır. Bunlar bizim kimliğimizin  duyguları olmuşlardır. Duygularımızın gerçekliklerini kaybetmeleri tamamiyle edinimseldir. Bunu küçük çocuklara bakarsak, daha iyi anlarız.

  Çocuklar olayla birebir doğrudan bağlantı kurarak, duygularını, tepkilerini gösterirler. Çok doğaldırlar. "Acaba nasıl davransam?" diye düşünmezler. "Başkaları ne düşünür?"diye kaygılanmazlar. Henüz bir geçmişleri yoktur, çok deneyimleri olmamıştır, gelecek kaygıları da yoktur. Yani dosdoğru yaşarlar ve hissettiklerini olduğu gibi yansıtırlar ya da hissettikleri gibi davranırlar. İçten, hesapsız, kitapsız davranışlardır bunlar(2).

  Çocukluk, bizim; saf, duru, arı yanımız. Arayıp arayıp da bir türlü bulamadığımız, ama muhakkak bulmamız gereken kendimiziz. "Düşündüğümüz ve inandığımız gibi hissederiz..." diye bir söz vardır. Demek ki, biz yetişkinler aslında tesirin kendisine değil, o tesirle ilgili olarak geliştirdiğimiz düşüncelerimize, inançlarımıza, yorumlarımıza ve o tesire yüklediğimiz anlamlara ve hatta o tesirin kaynaklanıp geldiği kişiye tepkide bulunuruz, sadece bunları referans alırız. Bir olay ortaya çıktığı zaman mazideki, geçmişimizdeki deneyimlerimizi kriter olarak alırız.

  Duygularımızla ilgili tepkilerimizin oluşumları, deneyimlerimizin beslediği düşünce kalıplarımıza bağlı olduğuna göre, duygu halimizi değiştirmek için de olaylar hakkındaki düşüncemizi/tavırlanmamızı değiştirmeliyiz, küreselleştirmeli daha bütünsel bakabilmeliyiz. Bütünsel ve geniş bir bakış açısı elde etmek için harcanan tüm çabalar da bireysel hanemize artı olarak yazılır ve bizi sandığımızdan daha hızlı ve daha fazla geliştirir.

  Örnek: 2 kişi düşünelim; bunlardan "A", "İnsanlar kötüdür", "B" ise, "İnsanlar iyidir"  inançlarına sahip olsunlar. Bunlardan hangisi kendisini insanlardan daha çok koruma zorunluluğunu hissedecektir? Hangisi insanlara sert, hangisi sevecen yaklaşacaktır? İnsanlar aynı insanlar. Fakat onlar hakkında geliştirdiğimiz farklı düşünce kalıplarımız, onlara karşı tavrımızı da farklı kılacaktır. "A" daha içine kapanık, yanlız yaşarken, "B" daha sosyal, daha arkadaş canlısı olacaktır. Bir tanesi daha yanlız daha mutsuzken, ötekisi paylaşmanın zevkine varıp, daha mutlu ve umutlu olacaktır. Seçim tamamiyle onlara aittir.

  Nasıl Düşünürsek Öyle Hissederiz
 
Görüldüğü gibi, nasıl düşünürsek öyle hissediyoruz. Düşünce, duygu ve davranışlarımız; birlikte çalışarak, bizim yaşam öykümüzü, deneyimlerimizi oluştururlar.
  Düşünce
+ Duygu > Davranışın yönünü belirler. Eğer düşüncelerimizi değiştirirsek duygularımız; duygularımızı değiştirirsek davranışlarımız değişecektir.

  Düşünce kavramının realitemizle yakın ilgisi vardır. Yani, bir kişinin düşüncelerinin türü ve kalitesi ile yaşama karşı genel tavrı, yaklaşık olarak o kimsenin genel realitesi hakkında bize bir fikir verebilir. Kısacası paradigmalarımızı düşüncelerimiz oluşturmuştur. Düşünce mi daha önce yoksa duygu mu daha önce devreye girer derseniz, bunun kesin bir çizgisi yoktur. Bazen duygular düşüncenin, bazen de düşüncelerin eşliğinde ortaya çıkar. Bazen de düşünceler isteklerimizle birlikte ortaya çıkar. Ya da bu ikisi birbirinin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Yani, bazen düşündüğümüz şeyi arzularız; bazen de arzuladığımız şeyi düşünürüz.

  Elbette ki, bu arada duyularımızın işlevinin temel oluşturduğunu unutmamalıyız. Yapılan deneylerde, güçlü bir duygulanma halinde bizden yayılan düşüncenin titreşimi ile, sakin bir haldeyken bizden yayılan düşüncenin titreşimi arasında fark olduğunu göstermiştir.

  Bu arada ileride kullanılması düşünülen bir bilgiyi de yeri gelmişken hemen aktarmak isteriz. Adı "Kristal teknolojisi" olan bu teknolojik gelişmede, teknolojinin gücü ve yakıtı düşünce olacaktır. Kristal, gerçekten büyük bir enerji depolayıcısı ve kendine yüklenen tesiri katlayarak çevresine yayan değerli bir taştır. Kristalin düşünce gücüyle çalışması kulağa hoş gelse de ona yüklenecek düşünceye eşlik eden duygunun kalitesiyle çok yaralı ya da yıkıcı olabilir. Kristal hangi tür düşünce ile yüklenirse, onu depolayıp katlayarak yayacaktır. Bu da insanları daha da düşünce ve duygularından sorumlu hale getirecektir (Kristallerin bu amaçla kullanımları konusunda bkz. ‘Astroloji BURǒ dergisi, sayılar: 100-109). Evet, bu kısacık bilgiden sonra yine konumuza dönelim.

  Herhangi bir duygu ya da düşünce halinde temelde 3 boyut vardır: 

a. Dışarıdan gelen tesir( bir olay),
b. Olay ile ilgili geliştirdiğimiz inançlarımız, yorumlarımız, ona yüklediğimiz anlam ya da o olayın bizde uyandırdığı duygu,
c. Gözlenebilir davranış değişimleri, 

  Aksırırız. "eyvah". Bu nidanın altında "Eyvah, hasta olacağım, tatilimiz yine haram olacak..." v.b. düşüncesi vardır. Düşüncelerimizin kendimiz tarafından bile gözlenmesi zordur bazen. Her zaman sözcüklerden de oluşmazlar. Geçmişte yaşadığımız bir deneyimin sonucu olarak  kendiliğinden bu tepkiyi vermişizdir. Peki o anda ne olur? Daha önce böyle bir hapşırmayla başlayan bir soğuk algınlığı sonucu tatilimiz istediğimiz gibi geçmemiştir. Eğer o an yeni bir tatil hazırlığı içindeysek, hemen aklımıza bir önceki deneyimimiz gelir. 'An'ı kaçırırız. Şimdi ve burda olmamız gerekirken geçmişe takılır kalırız. Küçücük bir polenin ya da tozun bizi aksırtması, bizi hızla geriye götüreceğinden şimdinin realitesini çarpıtırız. Onu olduğundan daha farklı görürüz ve yorumlarız. Dolayısıyla mazimizin esiri oluruz. Ne yaparsak yapalım; eski düşünce, duygu, davranış, tepki ve arzu kalıpları tekrar tekrar sergilenip dururlar. Yinelenen bir senaryo gibidirler. Bazen düşünce o kadar güçlü olur ki, hasta olmayacağımız varken bile hasta oluruz. Bu bağlamda düşünce, bir tezahür ettirme aracıdır. Genel anlamda düşünce, özel anlamda da duygu ve inanç yüklenmiş düşünce, sahibine sorumluluk yükleyecek kadar önemlidir. İsa Peygamber de bu mekanizmayı, " Düşüncelerinizden de sorumlusunuz! " ifadesiyle dile getirmiştir.

  Zihin
  Zihin bize sürekli oyunlar hazırlar. Zihin, sürekli akan düşüncelerin toplamıdır. Yani fikirlerin akma hareketi zihindir ve bedenli olmakla ilgilidir. Beden olmadığında zihin de yoktur, çünkü beyin yoktur. Duygusal tepki kalıplarımız zihinsel kalıplarımızın bir ürünüdür. Zihin eğer doğru biçimde kullanılırsa muhteşem bir cihazdır. Ama genelde biz onu değil; sahte benliklerin hegemonyası altında o bizi kullanır. Bizler zihnimizi kendimiz sanma yanılgısına düşmüşüzdür. Bu, beşeri bir aldanma, illüzyonel bir yanılgıdır. Benlik duygumuz zihne dayalıdır. Zihin  bu maddi varlığımızın bedensel benimizin  önemli bir işlevidir. Ama o, biz değiliz. Bunu ayırt etmek gerek. Öfke, korku karamsarlık, kendini tehdit altında hissetme gibi olumsuz duygular bize ait gerçek duygular değillerdir, nefsin güdümü altındaki beşeri zihnin koşullandırmalarıdır.

  İnsanları yargılamamız zihnimizle özdeşleştiğimizin bir göstergesidir. O insanı ya da eylemi değil, o insan ya da eylemle ilgili zihnimizde oluşmuş hükümleri düşünürüz. Dolayısıyla gerçekten uzaklaşıp, kendi realitemize göre kararlar veririz, önyargılı davranırız.

  Zihin belli bir düşünce ve tavır üstünde durdukça, duygu da ona ister istemez ayak uyduracaktır. Psikologlar 0-6 yaş arasında temel zihin ve duygu kalıplarımızın oluştuğunu söylüyorlar. Yani 0-6 yaş edinimleri bizi bağımlı kılıyor. Duygularımız bilgiye, gözleme, senteze dayanmayan çarpıtılmış imajlar ve hükümlerden besleniyorlar. İmajlar ve hükümler de noksan ve geçici olduğu için, duygu karmaşası içinde yaşıyoruz, ki bunun adı da duygusallık oluyor.

  Herhangi bir nedenle içine girdiğimiz duygu halini doğru yaşayabilmek, ondan içsel gelişim yönünde yararlanabilmek için, önceden idrakine vardığımız bilgileri devreye sokmamız gerekir. Oysa ki, beşeri zihin hele nefsin hegemonyası altındaki zihin yeni yeni oyunlarla, olguları doğru değerlendirmemizi engeller. Hangi tutumu benimsersek benimseyelim, zihin bizi yani kendisini haklı göstermek için sanki çırpınır, bin türlü hokkabazlık yapar durur. "Dikkat et sana daha önce de bunu yapmıştı, bu sefer tongaya basma sakın!" der. Kontroldan çıkmış, başı boş duygusallığımızı destekler. Bilgili hareket etmemizi engeller ve dolayısıyla şimdinin realitesini kaçırmamıza neden olur. " Tarih tekerrürden ibarettir..." diyen düşünce kalıbının altında belki de sürekli mazideki deneyimlerini kriter alan zihniyetler vardır. Şuuru çok değil, bir parçacık açık olanlar buna, "İbret alınsaydı tekerrür eder miydi hiç?" diye bir karşılık getirmektedir. Aslında, her şey ibretlik ama, anlayana...(3)

  Duygularımızı doğru ve sağlıklı yaşayarak içsel gelişim yönünde değerlendirmemizin önündeki en büyük engeli zihnimiz oluşturuyor. Bireyin gelişim yolundaki en büyük engel yine kendisidir yani kontrol altına alıp, eğitip ehlileştiremediği nefsi.

  Zaten o, sahip olduğumuz diğer tüm olumsuzlukların da kaynağı; onunla özdeşleşmemiz, kendimizi o sanmamız, düşünmemizin durdurulamaz ve istem dışı hale gelmesine neden oluyor. Düşüncenin biri gidiyor, ötekisi geliyor. Şimdiye kadar ölçülebilen en yüksek hız ışık hızıdır. O da saniyede biliyorsunuz 300bin km.dir. Düşünce hızını ise günümüze kadar ölçmeyi hayal bile eden çıkmadı. Bilge insanlara özgü içsel sükuneti yakalamak çok zor. Ama asıl kalıcı mutluluk ve güç onda...

  Aslında bu çok büyük bir sorundur ama herkes aynı dertten müzdarip olduğundan, bu durumu normal kabul ederiz. Hatta, densizlikte daha da ileri giderek; biraz içsel süküneti başarmış, duygusallıktan kendini kurtarmış sessiz sakin kişileri pısırıklıkla, a-sosyallıkle damgalayıveririz. Nefsin güdümü altında ve duygusal karmaşa içindeki aktifliği marifet sayarız...

  Zihinle Özdeşleşmek
  Sık sık "Çok dalgınım, dikkatimi toparlayamıyorum.." der dururuz. Zihinle özdeşleştiğimizde, gerçekle sanki ilişkimizi keseriz. Dünya ile aramıza bir set çekeriz ve duygularla eylemlerimizi zihin depomuzda bulunan yaşanmış, bitmiş, enerjisi tükenmiş, donuk kavramlarla, birtakım etiketlerle, yargılarla ve tanımlarla destekleriz. Buna zihni kullanmak mı denir, yoksa kullanmamak mı, bilemiyoruz? Çünkü onu gerçekten kullanmış olsak durum daha farklı olur. O bizi kullanıyor ve biz onu kendimiz sanıyoruz.
(4) Gurdjieff'in ifadesiyle de, "Uyurgezer makine beşer" den bundan başkası beklenemez zaten... Eğer zihnimizi biz kullanmış olsak, farkı hemen anlarız çünkü hiç olmadığımız kadar dikkatli ve konuya odaklanmış oluruz. Yani farkında oluruz yaptığımız işlerden ve içsel gelişim-bilgelik yönünde çok daha yüksek verim alırız. İşte bu nedenle, bizi etkileyen geçmiş zaman illüzyonunu sona erdirmek zorundayız. O zaman zihnimiz bizim hizmetimizde, işlek ve işlevsel bir cihaz olacaktır.

  Sürekli geçmişten söz ettik. Zihnin geleceğe takılı olduğu zamanlarda çok olur elbette ki. Çünkü zihin; varlığını sürdürmek, doyum aramak, umut beslemek, huzurunu kaçıran rahatsızlıklardan kaçmak için kendini doğal olarak geleceğe de projekte eder. Mutlu, huzurlu, zengin olacağı günleri hayal etmeye başlar, bunların aşırısına gündüz hayalleri denir ve insanı gerçekten koparır. Kuşkusuz, burada da geçmişe ilişkin zihinsel tepkilerimiz söz konusudur. Yani geleceğe yönelik hayallerimizi, geçmişimize tepki olarak kurgularız. Örnek: Alibeyköy dere yatağında evimizi su basmışsa, hayallerimiz Moda burnunda 5.katta oturmaktır. Sorunlarımızın kaynağını kendimiz dışında aramaya meyillidir zihin. Sorunlarımızı yaratan başka insanlar, olaylar değil, bedenimize sürekli mesajlar gönderen  bizzat kendi zihnimizdir. Zihnimiz neyin üzerine konsantre olursa, onu deneyimleriz.

  Karşılaştığımız her şey bizim kendi zihnimizin ürünüdür. Geçmişimiz bize bir kimlik verdiği, gelecek de doyum vadettiği için bu ikisi arasında gider geliriz ve işin kötüsü, bu arada özgürlükten de dem vur dururuz... Oysa ki, yaşam  şimdidedir, şimdi ve buradadır. Kimliğimiz şimdiyi ne kadar doğru yaşadığımıza, doyumumuz da şimdinin ne kadar farkında olduğumuza bağlıdır. Geçmişi, şimdimizi ipotek altına almaktan alıkoyacağımız yer ve zaman da, kendimizi  geleceğe yönelik hayallerden kurtaracağımız yer de zaman da şimdi ve burasıdır. Şimdiye hak ettiği değeri veren bir insanın geleceği için olumlu umutlarının olmasında bir sakınca yoktur ama gelecek fikri kaçış olarak kullanıldığında çeşitli sıkıntılar yaratır.

  Budist rahipler tıpkı Tai-Chi ve Çi-kong uygulamalarında olduğu gibi anı yaşamak için pirinçten tablolar yaparlarmış. Pirinçler küçük olduğu için işleri bir hayli zormuş, tüm dikkatlerini vermeleri gerekiyormuş. Bir gün bir yabancı onlardan birine, "Neden bu kadar emek harcıyorsunuz, rüzgar estiğinde tüm pirinçler dağılıyor." demiş. Rahip de tabloların önemli olmadığını, bunları 'an'ı yaşamak, 'an'a konsantre olmak için yaptıklarını söylermiş.


(1) Psiko-Regresyon-Kişisel Gelişim İçin Yeni Bir Yöntem-Dr. Francesca Rosetti- Ruh ve Madde Yayınları
(2) "İsa meme emen bebekleri gördü ve şakirtlerine şöyle dedi: 'Melekuta giden kimselere benzer süt emen çocuklar." -Thomas'ın İncili, 22
 (3) *  "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde  akıl sahiplerine kuşkusuz kanıtlar vardır."-Kur'an, Al-i İmran 190.
"...dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgarları ve yer ile gök arasında  emre amade duran bulutları döndürmesinde düşünen kimselere kanıtlar vardır." -Kur'an,Bakara 164
(4) Gerçek Dünyadan Manzaralar-G.I. Gurdcieff- Ruh ve Madde Yayınları

Yayın Tarihi: 11.Mayıs.2010

<< Önceki Bölüm

Sonraki Bölüm >>

 

© Astroset 2004-2010